body oncontextmenu="return false" onselectstart="return false" ondragstart="return false"> BARIŞ'TAN SELAM OLA,SELAM - Blogcu - Sayfa 3



« Önceki | Sonraki »

12/8/2009

SİGARAMIN DUMANI

YELKENLERİN BÜYÜLÜ DÜNYASI

KAMERA; GÜVEN                       BÜYÜLÜ DÜNYA- TEKİRDAĞ

                     Mavi suların mavi hayalleri ile sınırsız heyecana
         kapılmış küçük adam-kadınlar ; sigaranın yasaklı
        kargaşasından haberleri bile yok.


ŞİMDİ UÇMAK ZAMANI-TEKİRDAĞ IŞKILAR

KAMERA; GÜVEN             UÇUŞ ZAMANI 

                             
                     Ganos (Işıklar) Dağlarının tepesinde uçan bu adam;
        öyle sanıyorum ki, o an; et ve kemikten öte bir şeyler
       hissediyor olmalı.

                    Ulaşılmış haz; aşktan öte veya benzeri duyguları
       yaşatıyormuş; ne tuhaf...Öyle sanıyorum ki, bir birilerine keyif
       veren en uzun aşk; yamaç paraşütü ile yaşanıyordur. :))







SİGARAMIN DUMANI

 

  Sigaranın dumanı tatlı bir zehir doluluğu içerir. Ben diyeyim 10 bin tür zehir, siz deyin 100 bin tür zehir. Çok ilginçtir insanlar önce sağlıklarını kaybederler, kendi güzel ve asil bedenlerini sağlık sınamasından geçirirler; sonra da kaybedilen sağlık adına inanılmaz zahmetli harcamalara girerler. Her şey yapılır ama Atı alan Üsküdar’ı geçtiyse yapılacak bir şey de kalmamıştır.

 

  İtiraf etmeliyi ki bendeniz nikotin bağımlısı değilim. Sırf beyin hücrelerimin test edilmesi adına günde 3–4 adet sigara içiyorum. Öyle ya içebilme adına harika bir sınav veriyorum. Öyle her ikram edileni kabul etmiyorum. Eğriye ve doğruya da sigaranın ince ve tatlı zehrine sarılmıyorum. Bu benim kişisel tercihim elbette.

 

   Sahile yakın bir yerde, rüzgârın dallarını salladığı çınar ağacının altında dumanın ince keyfine bende sarılıyorum. Güzelde oluyor hani; zehrin saldırıları karşısında sağlıklı bedenimin olasıya mücadelesi.

 

Sigara yasağından bu yana toplumsal değişimi her alanda gözlüyorum. Hiç dışarı çıkmamış, güneş yüzü görmemiş insanların kapılar önünde sigara içmesi, birbiriyle konuşması; çok tuhaf. Geçmişin güzel komşuluk sohbetleri, kim derdi ki tatlı bir sagara nefesinin alınası keyfinde hatırlanacak diye?

 

  İnsanlar şaşkın! Çoğu mekânın sigara içmeye uygun açıklığı olmadığı için, kaldırımlar, yollar, parklar sigaranın dumanını keyif içinde çekenlerle dolu. Sosyal patlama buna derler. İncecik ve bin bir çeşit zehri taşıyan sigara yasağı; farkında olmayarak inanılmaz bir sosyal yakınlaşmayı gerçekleştiriyor.

 

  Başbakanın dediğim dedik kanunları öyle bir çıkış yapıp, halkı ensesinden yakalıyor ki, belki de en güzel, en faydalı yasak; sigara yasağı olacaktır. Aynı binada, pasajda kalıpta birbiri ile görüşmeyen insanlar şimdi sigaranın tatlı güzel zehri adına görüşüyorlar. Balkondan balkona komşu sohbetleri yapıyorlar. Kapı önünde sigaranın incecik dumanını savururken, bilinmedik dostlukların kapılarını duman yardımıyla arılıyorlar.

 

  Kahvehanelere sigara yasağından sonra girdiğimde temiz bir hava ile karşılaşıyorum. Sigarasız hayatın insana uzanan keyfi bu olmalı. Ne iyi etti de sayın başbakanımız sigara yasağını tüm kapalı alanlara uyguladı. Hatta bu kapalı alanların uygulaması evlerimize kadar ulaşmalı. Her ev tek tek denetlenmeli. Görün bakın birbiri ile konuşmayan komşular nasıl da sigaranın incecik dumanının bal gibi zehri için konuşacaktır…

 

  Bir kadın sesi yettiğince söyleniyor; “ kim koyduysa bu yasağı, onun boynu devrilir inşallah. Şimdi de sigarayı 10 liraya çıkaracaklarmış?”

 

  Belli ki kahve gözlü, beyaz tenli kadın; iyi bir sigara içicisi! Ve sigara yasağı onu oldukça germiş durumda.

 

  Kahvehaneler, birahaneler durma noktasına geldiği de belli. İçkili bir lokantada, kavun ve peyniri ile birlikte rakısını yudumlayan bir adam; sigarasının ince dumanına sarılamıyorsa; o mekâna gitmeyi tercih etmeyecektir.

 

 Halkını bu kadar düşünen başbakanın, sigaraya bu kadar takması; normalin çok dışında bir duygunun birikmiş saldırısı olmalı. Bir taşla iki kuş birden vuracaklar. Sigara yasağı ile birlikte içkili yerleri de imana getirecekler.

 

  Peki, halkını bu kadar düşünen ve ben karar verdim uygulanacaktır diyerek, iyi bir organizasyon yapmadan uygulanan yasaklar; niye trafik canavarına bir tedbir almayı düşünmüyor? Yılda 5 bin kişinin ölmesi, 10 bin kişinin yaralanması; dikkate değer bir rakam değil mi?

 

  Ya neredeyse toplumda her iki kişiden birinin silah taşıdığı ve her gün cinayetlerin işlendiği ülkemizde; sigaradan önce uygulanacak silah yasağı olsaydı daha iyi olmaz mıydı?

 


 
Diyeceksiniz ki; silah yasağı, trafik yasakları zaten var! Peki, o zaman; ölen ve öldürenler, yasakların soylu toleranslarından mı kaynaklanıyor acaba? 

 


  
İşten eve giderken kolordu caddesinde hiç dışarı çıkmayan esnafın komşuları ile birlikte tavla oyunu içine girdiklerini görüyorum. Bu telaşlı, gürültücü manzara beni mutlu ediyor. Çünkü bu adamlar, sigara yasağından önce burada yoktu. Belki de bir birini tanımıyorlardı.

 

 Anlaşılan o ki, insanoğluna yapılacak her türlü baskı, yasak; kendi sosyal kültürünü, birleşimini oluşturacak.

 

  Yaşasın sigara yasağı; yaşasın selamsız insanların selamı.
 
Balık baştan kokar.

  Yasakları sırf yasak için yaparsan; yasaklar da kendi sosyal adaletini unutulmuş dostluklara çevirir. Daha da üstüne giderseniz, yüksek fiyat uygulayarak çözelim diyorsanız; kaçak tütünü inanılmaz bir telaş içinde hortlatırsınız…

 

  Sigaramın dumanı diye güzel bir şarkı vardı eskilerden;

 

  Sigaramın dumanı da dumanı

  Yoktur şu yârimin imanı da imanı

 

                                                                                                                                            GÜVEN

 

 

 

 

 

 

7/8/2009

DEMOKLES'İN KILICI


MARTI ÇIĞLIKLARINDA Kİ TARİH

KAMERA; GÜVEN      2009-  TARİHİ YARIMADA  İSTANBUL


                    Bazen puslu bir havada, bir martı çığlığında.Bazen
         minarelerin ezan seslerinde, bazen kiliselerin çan uyarılarında.

                    Bazen; insanlığın arandığı, bir ömre sığmamış diğer
        ömürlerin yük olduğu bir anda; işte dersiniz; aranısı
        cennet ve melekler burada...

ÖZLENECEK DOST

KAMERA; GÜVEN       2009-BARIŞ MANÇO ANMA PROGRAMI


                               Çok değil daha beş ay önce, aynı geminin hüzünlü
               mutluluklarını paylaşmıştık. Barış'ın yokluğunu onlarda; onlar da
              bizlerde yakalamıştı.

                               Bahadır biraz mahcup, fazlasıyla beyefendi ve
               mütevazı...

                               Bahadır, kalp krizinden ölmüş. Zamanın tik takları
                gibi atan kalp durmuş. Bahadırın bedenine acı saplanmış;
                şu an; bedenime saplanan ACI gibi...

SELAM SANA GÖNÜL DAĞLARINDAN

KAMERA; GÜVEN    2009  - BARIŞ MANÇO VAPURU  ve ...


                       Çok şey söylenip, çok şey yazılacak ardından. Ve ben
             suskun, dolmuş ve ben sevgi ile İÇE ağlıyorum yine...






DEMOKLES’İN KILICI

 

 

Gizemli dünyamızın bilinmeyenleri, efsaneleri oldukça çoktur. 4-5 bin yıllık tarihi tam manası ile açıklayamazken; bir bakıyorsunuz 35 bin yıllık flüt, kadın heykelciği bulunmuş. Şaşıyor, kalıyor ve 5 bin yıllık tarihi anlamlandıramadan 35 bin yıllık tarihin sanatı, müziği, felsefesi içinde kayboluyorsunuz.

 

  Son günlerde başbakanımızın ağzında düşürmediği sözlerden birisi de; “iş bilenin kılıç kuşanın” söyleyişimidir. Gerçekten de iş; bilenindir dostlarım. İş; laikliyle yapanındır ama bazen… Öteden beri gelen kayırmacılığın, kollamacılığın, kurnazlığın kültürü; kendi işini çoktan yaratmış bile.

 

  Başbakan güçlü ses tonu ile “iş bilenin kılıç kuşananın” derken; muhalifler de ; “Demokles’in Kılıcı” hikâyesini hatırlatır;  “ yeter artık çekin şu kılıcı başımızdan” derler. Bu değişler, beklentiler kim bilir ne zamanlar, ne nesiller tüketir? 

 

   Uzun zaman önce çok uzun; Demokles’in yaşadığı yıllarda dostu olan Kral Dionysos’u ziyarete gidermiş. İki dost sık sık buluşurlarmış. Her buluşmalarında Demokles dostunun krallığını, yüceliğini, gücünü över dururmuş.

 

  Yine bir gün buluşan iki dost; hal-hatır sormadan sonra Demokles tarafından övgüler yağdırılmaya başlamış;

 

  “sevgili dostum Dionysos ne büyük bir gücün var. Büyük sarayın, hizmetçilerin, cariyelerin, askerlerin var. Sen çok şanslı bir kralsın” demiş.

 


 
Bu övgülerden iyice sıkılmış olan kral Dionysos ; “ gel buraya Demokles. Al bu tacı başına tak. Bugün benim yerime kral sensin.” diyerek dostunun başına tacı takmış.

 

   Bir günlük kral olan Demokles bu işe çok sevinmiş. İnanılmaz bir mutluluk içine giren Demokles tacı giyip, yüksekte bulunan tahtına oturmuş.

 

  “Tanrım ne büyük bir mutluluk! Hizmetlilerim var, askerlerim var, istediğim her şeyi yapabilirim.” düşüncesi içinde taht ve tacın keyfini çıkartırken; bir bakmış ki; başının tam üstünde kocaman ve keskin bir kılıç sallanıyor. Kılıcı yukarıda asılı tutan sadece bir at kılı. At kılı kopsa kılıç Demokles’in başına düşüp kesecek. Demokles bu işe şaşırmış ve dostu olan kral Dionysos’a sormuş;

 

  “ sevgili dostum bu kılıç, neyin nesi?” Sürekli övgüler düzen, hep kral olmaya heveslenen arkadaşına krallığın o kadar kolay ve mutluluk getiren bir şey olmadığını anlatmak istemiş.

 

  “ sevgili dostum Demokles işte gördün. Bizim oturduğum tahtın üstünde sürekli sallanan bir kılıç var. Senin övgüler yağdırdığın, özendiğin taht; her an üstüne düşecek bir kılıcın altında duruyor.

 

  Demokles’in Kılıcı ne kadar gerçek, ne kadar efsanedir bilinmez ama bilinen bir şey var ki bugünde sallanan Demokles Kılıçları var. Her alanda övgüler, özençler, gösteriler peşinde koşan insanların tam üzerinde sallanıyor. 

 

  Gördüğüm odur ki, sallanan kılıcı görenlerde var, görmeyenlerde. Görenler yaptıkları hataları, çevirdikleri dalavereleri “soylu” hale çevirmek ile meşguller. Ve halkını düşünmeyen, yüksekteki tahta oturmaya meraklı olan “asil” yöneticiler; kılıcı tutan at kılını, daha sağlam iplerler değiştirme peşindeler. Hâlbuki o kılıç at kılı ile sallanırsa; insanın insanlığına bir şeyler katacaktır.

 


 
Kim bilir kaç fani özendi kralların tahtına, taçlarına, cariyelerine. Ve en görkemli yaşamları düşünerek hayaller kurduk; masalımsı pembe hayaller…

 


 
Ve bizler; soylu gövdeleri taşıyan ve milyarlık beyin hücrelerinin sanatsal işlevleri ile donatılmış bizler; biraz tarih, biraz efsanelere merak salsaydık, Demokles’in Kılıçlarını daha iyi anlamlandırır, bulunmuş olduğumuz yerin keyfine minnettar kalırdık

 

                                                                                                                                                GÜVEN

 

 

1/8/2009

ALFA KÜLTÜRLER

BOĞAZIN EFENDİLERİ

KAMERA; GÜVEN           BOĞAZIN EFENDİLERİ YALILAR

                            Boğaza çok güzel yakışıyorlar değil mi? Bu güzelliklerin
              içinde yaşayanlar inanılmaz mutlu olmalı! Ama değil; özenesi
             yaşamlar; sanat-ilim-spor ve ... desteklenmediği sürece; aranısı
             bir rüyadır mutluluk...

MUTLU PALMİYELER

KAMERA; GÜVEN                ANADOLU YAKASI-BOĞAZ YALILARI

                                Yüzyılda bir yer değiştiren dünya suları; iki nesilde bir;
                    el değiştiren güzel yalılara öncülük yapıyor gibi.

            


ÖZGÜRLÜĞE ÇIRPAN KANATLAR ÖZGÜR DEĞİLLER

KAMERA; GÜVEN            ÖZGÜR  KUŞLAR- İSTANBUL BOĞAZI

                                 Kanat açan, ögzürce uçan beyaz, güzel kuşlara
                  siz ne kadar özgürsünüz desek; bize neyi hatırlatırlar 
                  biliyor musunuz; Demokles'in kılıcını...
     

ÖLÜMSÜZ ADAM

 KAMERA; GÜVEN                         ÖLÜMSÜZ  ADAM

                             Ömrü Alfa kültürlerin içinde geçip; bize sürekli özümüzü
                 hatırlatan harika ses-felsefe...

                    Yıllar önce bir adam babama; sence ölümsüzlük nedir demişti.
                    Babam; "bence seni sevenlerin seni kendilerinde yaşatmasıdır."
                    demişti. Ben anlamamıştım.







ALFA KÜLTÜRLER

 

 

Görkemli doğanın beslediği, bağrında sakladığı milyarlarca canlı vardır. Yakından incelendiğinde hiçbir canlının ne bir fazla, ne bir eksik olduğunu görürüz. Bize sağladığı fayda veya zarara göre; soylu veya soysuz, iyi veya kötü diye sıralamalara koyarız. Çakal gibi bir hayvanı yerden yere vururken, aslanı koyacak yer bulamayız.

 

  Güzellikler ve bilinmeyenler ile dolu dünyamızın soyu tükenmemiş, hâla varlığını devam ettiren hayvanlarından birisi de kurtlardır. Kurtlar sosyal hayvanlardır. Zeki ve utangaçtırlar. Mümkün mertebe insandan uzak dururlar. Bilirler ki, bu dünyanın efendisi insanoğludur. Son söz ona aittir. O yüceltir, efsaneleştirir isterse soyunu kurutur.

 

 Kurtlar toplu aile bireyleri ile birlikte yaşarlar. İnanılmaz disiplin ve işbirliği içinde mutlu, özgür bir hayat sürerler. Sürünün en iyi ve güçlü erkeği; alfa erkektir. Sürünün en sağlıklı, en güçlü dişisi de; alfa dişidir. Sürünün avlanmasından, üremesine, yer değiştirmesine kadar tüm faaliyetlerden alfa erkek ve alfa dişi sorumludur.

 

 Gizemi bol olan dünyamızın hayvanlar âlemi böyleyken, insanlar âlemi de farklı değildir. Uygarlıklar arasında da, alfa erkekler, alfa dişiler vardır. Tüm insanlığın kaderini etkileyip, kaderin yön değiştirmesini sağlarlar.

 

  Alfa ülkeler, kendi dinlerini, dillerini yayarlarken, kendi ticaretlerini, çıkarlarını da iyi kollarlar. Çünkü onlar alfa ülkenin sosyal topluluğudurlar. Güçlüdürler, sağlıklıdırlar, zekidirler. Strateji belirlemeyi sabırla yaparlar. Hayatı tavla oyunu gibi değil, satranç oyunu gibi yaşarlar. Bir numaralı hamleyi yaparken, beş numaralı hamlenin gidişatını bile hesaplayabilirler.

 

  Tavla oyununun bağrışlarına, şans faktörüne alışık olan bizler; alfa olmaktan uzak; ağır ağır sindirilmeyi bekleyen bir av gibi bekleriz; neslimizin güle oynaya gittiği ve gelemeyeceği yolculuğun dönüşünü.

 

  Küçük arkadaşım Doğa Irmak ile geleneksel hale getirdiğimiz Pazar gezintimizi sıcağın fazla olması sebebiyle kapalı alana taşıdık. Devasa yapı olan Tekira alışveriş merkezi; şehrin kaderini değiştirmekten çok uzak. Birçok dükkân, zarar ediyor. Ve birçoğu da her ana kapatabilir. Onlarca dükkânı, salonu bir arada toplamış ve oldukça aydınlık olan merkez; şehir insanımızın hızla ekonomik tükenişe girme sebebinden dolayı; keyifsiz günler geçiriyor.

 

  Kendisini alfa insan sanan insanların yağmaları, bilinçsiz yatırımları; milli sermayelerimizin karşılık bulmayan yatırımlara dönüşmesine neden oluyor. Gelişigüzel devasa işyerleri, şehirlerin, insanların kapasiteleri hesaplanmayarak; sadece büyük balık küçüğü yutar kurnazlığı ile yapıldığı için; bazen büyük bir düş kırıklığı yaşanıyor. Ve bazen küçük balık büyük balığa oldukça zarar veriyor.

 

  Devasa alış-veriş merkezinde bulunan onlarca işlerinden birkaçına bizde fayda sağlamak adına; tuz ve biber ektik. Yani Doğa Irmak ile eğlendik, alış-veriş yaptık. Tabiî ki ilk önce Doğa Irmağın keyfini güçlendirdik.

 

  Baskın medeniyetlerin harika ışıltıları alış-veriş merkezimizin birçok işyerinde boy gösteriyordu. Anlamlarını bilmediğimiz bir sürü marka, işyerlerinin ismi olmuştu. Bir yabancı gelse, bu diyarın Türk diyarı olduğuna şaşar ve bir başka diyara mı geldi diye bakınırdı. Yabancı özentimiz, yabancı düşmanlığı ile işbirliği yapmışçasına; her ikisi de insanlık ayıbı ediyorlar. Kendi özünü benimseyip sahiplenmek yerine, küçük çıkarlar için, bilmediğimiz isimlere bağlanıp, hızla alfa ülkelerin eritme programına dâhil oluyoruz.

 

 Bol ışıklı, bol renkli devasa işyeri merkezinde Doğa Irmağın en iyi eğlenebileceği çocuklara hizmet veren mekâna doğru ilerledik. Büyük ve kırmızı ışıklar ile yazılmış; Adyamo isimli çocuk eğlencelerinin olduğu işyerine giriyoruz.

 

  Çocuklar adına her türlü eğlence var burada. Renkler tüm oyuncaklara, oyun masalarına hayat vermiş. Can alıcı kırmızı renk; burasının efendisi! Renkler, ışkı ve müzik; hiçbir insanoğlunun hayır diyemeyeceği cazibesini gösteriyor.

 

  Anlamını bilmediğimiz Adyamo çocuk eğlence diyarı çocuklar ile dolu. Bir jeton karşılığı birkaç dakika eğlenen çocuklar; daha inmeden diğer renkli ve ışıklı oyuncağa binme peşindeler. Her oyuncağın kendine has sesi, rengi ve hoşluğu var. Fakat çalışmaya başladığı zaman en güçlü gürültüyü, dikkati tren yapıyor. Gerçek bir kara tren sesi. Raylar ile vagonların harika bir aşkının türküsü söyleniyor. Ya, buğulu çıkan o ses; vuuu diye!

 

  Oyuncakların hepsi ithal! Ve her oyuncak ülkesinin kültürünü, müziğini, şarkılarını seslendiriyor. Çocuklar oyuncakların sihirli renkleri içinde eğlenirken, alfa ülkelerin dilinden seslendirilmiş çocuk şarkıları yayılıyor.

 

  Bilinçaltı yazılımlarının bir ömür sürecek tercihlerinin belirlendiği zamanda; gülen ve mutlu olan çocuklarımıza alfa ülkelerinin dili ile evrensel olan müziğini sunuyoruz. Kendi dilimiz, müziğimiz, renklerimiz başka ülkeler için aranası bir özellikken; biz ikinci, üçüncü olma merakımız yüzünden baskın ülke medeniyetlerin gizliden gizliye zerk ettiği zehirleri bir güzel benimsiyoruz.

 

  Gelişen, ilerleyen her medeniyet başkalarına saygı duyarken, kendi özünün içinden çıkan tohumu yüceltiyor. Ve ikinci, üçüncü dünya ülkeleri olarak bilen ülkelerde, yüzlerce, binlerce yıllık tarihlerinin farkına varmadan, dükkân isimlerini değiştirerek, giyim ve yeme alışkanlıklarını farklı hale getirerek; alfa kültürlere özenesi bir yakınlık içine giriyorlar.

 

  Bizler yok ederken, alfa ülkeler sürekli yeni markaler, yeni hikâyeler var etmeğe devam ediyor. Doğa Irmak ile Adyamo eğlence merkezinden ayrılırken sağıma ve soluma bakınca, alfa kültürlerinin güzel mirası olan başka markaları, dükkân isimlerini görüyorum.

 


 
Birisinde  Blue Key, diğeri  Bistro Cafe yazıyordu.

 

 
Merak ediyorum doğrusu, bu örseleme, törpüleme işi dağa ne kadar devam edecek?  Kendi ülkende ama kendin olamadığın bir diyarda; alfa kültürlerinin harika satranç oyunları seyrinde ne güzel yol alıyoruz.

 

                                                                                                                                                      Güven

 

 

 

  

27/7/2009

MUHTEŞEM GÖRÜNTÜ MÜTEVAZI SESLENİŞ


BEYAZ EVLER-BOZCAADA


Kamera; Güven   BEYAZ EVLER-BOZCAADA

                             Beyazlığın barışçıl sevgil dolu gösterisi;
              hiçbir zaman sürekli olmaz. Çünkü olması gereken
              rekabetin harika taraftarları ve keyif çatan 
              insanları vardır. Sürer gider...


ALAYBEY CAMİİ İÇ MEKAN-BOZCAADA-1700

Kamera; Güven       ALAYBEY CAMİİ İÇ MEKAN-BOZCAADA

                                      Sade tavan süslemeler, ahşap mimber ve kapı ile
                      yüzyıllar ötesinden bugüne ve yarına seslenmiş, seslenecek
                      olan mekân. Ve bendeniz seslenişleri neden mekânlara
                     sığdırırız; bunu anlayamaz !

ALAYBEY CAMİİ MİNARESİ-BOZCAADA

Kamera, Güven  ALAYBEY CAMİİ MİNARESİ

       Bozcaada'nın tarihi iki camisinden birisi.

       Nedenini bilmediğim bir rahatlamayı
    tarafsız olarak yaşadım. Ağır adımlarla, gecenin
    sessizliğinde mekân ile bendeniz; öylesine
    buluştuk. Her iki tarafta keyif aldı sanırım!
    Ne o beni aldatmak, ne ben onu kandırmak
    gibi niyet içerisinde olmadık...

MERYEM ANA KİLİSESİ -BOZCAADA-17.YY

Kamera; Güven MERYEM ANA KİLİSESİ
                                      BOZCAADA


                      Çan kulesi yerden 24 metreye yaklaşan
yükseltisiyle; ihtişamlı iç mekana ayrı bir görsel
güzellik kazandırmış.

MERYEM ANA KİLİSESİ ÇAN KULESİ

Kamera; Güven  MERYEM ANA KİLİSESİ

           Kilise civarı, yerleşim yerleri iki kattan
fazla olmadığı için; çan kulesi ve kiliseyi her
yönden izleye bilir, fotoğraf çekebiirlik
üstünnüğünü kazanıyorsunuz.

  Mimari insana eziyet için değil, insana keyif vermek
için oluşturulmuş.

 Hani bir boşluk vardır içinizde; boşluğun içinde
boş olduğnuuz bir anda, hoş vakti geçirmiş,
emek haracamış insanların güzel hatırlarına;
mimari; boşluğu doldurma maneviyatı sunuyor.

MERYEM ANA KİLİSESİ DIŞ AHŞAP KAPI

Kamera; Güven MERYEM ANA KİLİSE DIŞ KAPISI


  Taş, ahşap ile beyazlık insan ile buluşmuş...

  Kendi felsefenizi hoyratça yaparken; mekanın
sanatsal duruşunun insanların elinden
çıkmış olmasına inanamıyorsunuz. Ve öylesine
düşlüyorsunuz; acaba olur mu diye?





MUHTEŞEM GÖRÜNTÜ MÜTEVAZI SESLENİŞ

 

  Bugüne kadar ziyaret ettiğim, misafir olarak ayinlerini izlediğim kiliseler oldu. Doğrusu en görkemlisi; en son izlediğimdi. Kiliselere gidenler bilir; tütsülerin baş döndürücü kokularını. Adanmış mumların titrek alevleri, bol camlı ibadethanenin aydınlık görkemli yüzü; insanı başka bir dünyaya taşır: alır gider…

 

  İnsan doğduğu ülkenin, anne ve babasının ait olduğu, inanmış veya inandırılmış olduğu dinlere daha yakındır. Onun için; Müslüman bir ülkede doğan büyük çoğunluk Müslüman olurken; Hıristiyan bir ülkede doğan büyük çoğunlukta Hıristiyan olurlar. İnanışlara teslim olmak insanın doğasında buluna bir şey olmalı.

 


 
Öbür dünya olarak bilinen yaşam; ispatlanamayacak kadar uzaktır bize. Onun varlığı veya yokluğu ile uğraşmak yerine; bize sunulan önceki inançları kabul ederiz. Hem Tanrı’yı kızdırmamak adına, hem de toplumun safça inançlarının tembelliği adına… Hâlbuki din; insana yol gösteren, ışık sunan, insan zekâsını en üstte kullanma becerisini tavsiye eden bir yoldaştır.

 


 
Tanrı’yı ve saf gerçeği aradığımız dini mekânlarda, gerçeğin tam manası ile bulunamadığı da ayrı bir gerçektir. Çünkü dünyayı yönetenlerin de bir inancı var! İnancı olan insanların diğer canlılara bakış açısı; “merhamet” ile yoğrulmamış ki, insanlık sürekli bölünüyor, bölüştürülüyor…

 

 
Bozcaada’da bulunan Meryem Ana Kilisesi’nde Pazar günleri düzenlenen ayinlerden birisine bende katıldım. Tabiî ki misafir bir Müslüman olarak! Doğrusu dindarların mekanlar içinde sıkıştırılmış terapi yöntemlerinden uzak yaşıyorum. Sonsuz saygı duyduğum dinlerin, dindarlar tarafından tarafsız ve sade olarak anlatılmayışına da ayrı bir hüzün duyarım…

 


 
Pazar sabahı 23,8 metre yüksekliği olan kilisenin çan kulesindeki çanlar ayinin başlayacağının haberini veriyordu. Geçmişi Venediklere kadar dayanan kilise; 1869 yılında tekrar yapılmıştı. Dışının mütevazılığı, içinin görkemi ile zıt bir görüntü oluşturuyordu.

 

  Beyaz sütunları kahverengi tavan süslemeleri ile buluşuyordu. Büyük şamdanlar, ışıltılı avizeler harika bir görüntü oluşturmuşlardı. Ada’da yaşayan cemaat ve dışarıdan gelmiş birkaç dindar mumlarını yakmışlar; Papaz’ın duasın dinliyorlar, bir taraftan da tapınmalarını yapıyorlardı. Temiz yüzlü kadın-erkek ve çocuklardı. İnanmış olmanın tüm masumiyetini taşıyorlardı.

 

  İnsan eliyle yapılmış mekân; kendi kutsallığını çoktan oluşturmuş. Bu mekân Tanrı’ya adanmış ve Tanrı’dan gelecek lütuflara el açan insanları yıllarca duaya davet etmişti. İnsanın birçok duyusuna hitap eden Meryem Ana Kilisesi; Tanrı’nın Evi olma anlayışı içinde mum yakan, dua okuyan, Papaz’ın yaptığı tütsüye büyük bir saygı ile bakan inanmış insanlar tarafından doldurulmuştu.

 

  Kilise içine ilk giren insan; beyazlığın, temizliğin, disiplinin hâkimiyeti altına da girer. Ve daha sonra sırasıyla büyük avizelerin yanan bol ışıklı ampullerine dalar. Kocaman şamdanlıklar her çeşit mum ile ödüllendirilmişti. Katılan her dindar farklı boyutlarda mum yakıyor ve şamdanlığın içine dikiyordu. Belli ki inanç; aradığı ışığa beyaz mermer sütunların mekânından ışıkla sesleniyordu.

 

  Gözlerime, burnuma, kulaklarıma ve vicdanıma seslenen görüntüler karşısında saygı göstermemek aptallık olur. Gösterdiğim saygı,  kilisenin ihtişamının tamamına değil; inanmış insanların safça aradıkları gerçeğe ulaşma çabalarının emeklerinin bütününeydi...

Fakat bu temiz yüzlü inanmış insanların aradığı gerçek; muhteşem ve ışıklı ve pahalı görüntüler; benim bulmaya çalıştığım gerçek ile örtüşmüyordu.

 

  Bir boşluk, bir eksiklik vardı;

 

  Mekânın süslemeleri, pırıltıları, baş döndürücü tütsü kokuları; insanın ikna eden duaları bile bu boşluğu kapatmıyordu. Tanrı’ya adanmış kutsal kabul edilen mekânlar; insan eliyle oluşturulmuş maddi değerlerin bütünüydü.

 

 Nasıl olur da; insan yalnız gerçeği, sadeliği o sonsuz ulvi nuru ararken; kendi elleriyle yaratmış olduğu mekânların içinde bulunan nesneleri kutsal kabul eder anlayamadım. Anlayamamış olmamın yarattığı muhteşem gerçeğin, yarım kalan boşluğu hoş bir hatıra olarak kayıtlara geçti. 

 

  Meryem Ana Kilise ziyaretim bittikten sonra, muhteşem görüntülerin sarhoş tütsü kokuları ile birlikte yakında olan tarihi mekân; Köprülü Mehmet Paşa Camiini ziyaret ettim. Cemaati görevini yapmış ve çıkmıştı. Ahşap kapı gıcırdayarak açıldı. Camiin geçmişi de Venediklilere kadar dayanıyordu. Nice ezanlar yapılmış küçük caminin mütevazı minaresinden. Kare planlı, kesme taştan yapılmış çok sade döşenmiş cami; 1650’li yıllarda tekrar hayat bulmuş.

 

  62 basamaklı minaresi, beyaz kesme taşları ve küçük havlusu, daracık bir sokağın sessizliğine itiraz etmeden kendi sessizliğini yaşıyordu. Günde beş kez cemaati ile buluşan alçakgönüllü cami; haftada bir kez cemaati ile buluşan Meryem Ana Kilisesi ile boy ölçüşemez.

 

  Birbirlerine fazla uzak olmayan cami ile kilise; yüzyılları aşan tanıdık yakarışlara tanıklık etmişler. Cami ezan sesiyle, kilise ise çan sesiyle çağırmış inananları. Meryem Ana muhteşem bir gösteri yaparak tütsülerini yayarken; Köprülü Mehmet Paşa Camii ise, gülsuyunun mütevazı kokularına sığınmış.

 

 

  Kilisenin muhteşem ve ışıltılı gösterişi tamamlanamayan bir boşluğu yaratmışken; camilerimizdeki mütevazılığa insanların çocukları, eşleri, anneleri, babaları ile birlikte gelmemeleri de; harika bir sosyalleşmenin, dayanışmanın özentisini tamamlanamamış bir boşluk olarak bırakıyor.

 

 

 

 İnsan ister istemez, Köprülü Mehmet Paşa Caminin mütevazı varlığında; kadını, çocuğu, anayı, babayı arıyor. Tanrı’ya giden akıl dolu insanın korktuğu birleşmeyi hangi aklın ürünüdür diye de ayrı bir merak içine düşmekten de kurtulamıyorsunuz…

 

                                                                                                                                           GÜVEN

 

 

 

 

 

 

 

21/7/2009

SAKLAMBAÇ

IŞIK YOLU

Kamera; Güven                    BOZCAADA

              Beklenen an; bu an olmalı.15480 günlük bekleyiş;
            kendi ödülünü IŞIK YOLU ile veriyor gibi :))



MAVİLİĞİN İÇİNDE MAVİLEŞMEK

Kamera; Güven          MAVİLİĞİN ÖZGÜRLÜĞE GİDEN YOLU

                                                 ÇANAKKALE BOĞAZI


                   Bitmeyen mazeretlerin, tükenmeyen işkenceleri vardır!
    Ne soruları, kendi katmerli açıklamaları ile yığınlar oluşturur;
    güya asil insanlık adına...
MAVİ VE ÖZGÜRLÜĞE BAKIŞ

Kamera; Güven                       BOZCAADA-    DERİN BAKIŞLAR

                         
                    Mavi ışığın büyülü yardımıyla kapılar açıyor
           gözünüzün algıları ile ulaşacağınız derinlere doğru.

                    Muhtemelen yazılım tekrar başlıyor ve yaşam hakkı
           her şeyin üstünde olduğunun farkedişi yapılıyordur;
           kim bilir?

                                 


RÜYA ALEMİ

Kamera; Özgün               BOZCAADA TEPELERİ- DÜŞÜNEN ADAM


                             Düşünüyorsam varım diyemeyeceğim; çünkü düşünmeyenler
               daha bir fazla varlıklarını gösteriyorlar. İnanılmaz çığlıklar ile
               bu diyarların tembel ve istilacı patronu biziz diyorlar; biziz... 
                                      





SAKLAMBAÇ

 

  Hadi gelin saklambaç oyunu oynayalım. Ama bu kez; bedenleri değil de ruhları saklayalım. Bilmişliğin akıllı geçinen haliyle cendereden geçerken; bilmemişliğin kurbanları olarak saklayalım ruhlarımızı…

 


 
Her gün aynı pilavları ısıtmayalım. Krizlerin teğetinden, değmesinden, değdirilmesinden söz etmeyelim. Çünkü biz saklambaç oynuyoruz. Bedenleri değil, ruhlarımızı saklıyoruz. Dalmış olduğumuz hayal âleminin bize yansıyan huzur dolu keyfi ile bulmaya çalışalım diğer saklanmış ruhları…

 


 
Salın kendinizi rahatlayın. Aynen küçüklükte olduğu gibi; kısa pantolon, kısa eteklerinizi giyin üzerinize. İsterseniz çıplak dolaşın! Çünkü bizim bedenler ile işimiz yok. İnanı ki yok. Bizler ruhlarımızı saklayacağız. Ve bizden saklanan ruhları sıra ile ebeleyeceğiz…

 


 
Aşk hayatının kalmadığından romantizmin çöktüğünden, cinsel yaşamın yok olduğundan söz etmeyeceğiz. Çünkü biz bedenleri değil ruhları konuşacağız, ruhları eğlendireceğiz… Bir babanın şantaj gibi söylediği besmele gibi bellediği “ben sizler için yaşıyorum, sizlere çalıştım” sözlerini de irdelemeyeceğiz. Bir annenin “saçımı süpürge yaptım”, “şimdi bana itaat edeceksin” demesine de aldırmayacağız. Çünkü biz; anne ve babamızı saklambaç oyunundaki çocuk ruhları ile seviyoruz. Onları irdelemiyoruz ki!

 


 
Hadi saklayın ruhlarınızı. Mesela şu karşıki tepelere doğru koşun. Hemen altında uzanan vadilere yürüyün isterseniz. Yeşil ormana dalıp, öten kuşların var oluş çığlıkları arasında tadına varın saklambacın…

 


 
Düşme, kirlenme korkusu yok. Beğenme, beğenilme telaşı hiç yok! Siz sadece ruhlar ile meşgulsünüz. Ve unuttuğunuz saklambaç oyunu ile. Her şüpheli görünmezliğin ardında bir ruhun saklandığını biliyorsunuz ama isim söyleyemiyorsunuz; ne garip bir kuşku koşuşturmacısı yaşıyorsunuz değil mi?

 

 O da ne! Saklambaç oyununun tüm oyuncuları birer birer geliyorlar. Belli ki oyunun gerçeğini onlarda kavramışlar. Bedenleri saklamanın gereği yok! Beden göz önündeyken de ruhları saklayabilirler.

 


 
Ben ebe oluyorum. Sizler kuralsız, istisnasız, koşulsuz bir şekilde göz önünde bulunan bedenleriniz ile ruhlarınızı saklayınız. Ben bulmaya çalışacağım. Hadi ona kadar sayacağım, önüm arkam sobe diyeceğim ve dikkatlice ruhlarınızı arayacağım…

 


 
Bir, iki ve on. Önüm arkam da sobe… Kural neyse o arkadaşlar. Sabırsızlık etmeyin lütfen. Evet, şimdi genç bayanın ruhunu aramak ile meşgulüm. Bakalım nereye saklanmış. Hangi fikirlerin, öğretilerin, ezberlerin ardında yatıyor… O da ne; genç bayanın ruhu paslanmak üzere. Bir koku yayıyor ki, bayatlamış parfümden çok öte… Garip bir koku ve anlamsız bir konu ile gizlenmiş yığınla duran sayısal kör değerlerin peşine… Sen çık ortaya seni yakaladım genç bayanın ruhu.

 


 
Şimdi genç adamın ruhunu bulmalıyım. Şu uzun boylu, masum yüzlü, hani sakalı dahi terlememiş beyaz tenli gencin ruhuna erişmeliyim. Ebe olmakta ne zor şey! Yüzlerce bedende işin yoksa kaybolmuş ruhları ara…

 


 
Bakalım genç adamın ruhu nerede yatıyor. O da ne, yatmak şöyle dursun hop oturup hop kalkıyor. Belli ki yüksek desibel seviyor. Kulakları sağır eden müzik notalarının ardında hoplayıp duruyor. Ben ona saklan dedim, o ise hoplamayı tercih ediyor. Olacak şey değil hani!

 


 
Şimdi de doktorun ruhunu aramaya devam etmeliyim. Doktorlar uyanık ve zeki olurlar. Sıkı insanlardır. Onlara karşı saklambaç oyunu oynamak zor olacak. Dur bakalım saklamış olduğu ruhu nerede yakalayacağım. Doktorumuzun ruhu saklı kalmak adına, inanılmaz bir beceri gösteriyor. Onca telaş ve bilgiden sonra sen yine git, karmakarışık düşünce tepelerinin arasına gir. Oyun oynamak yerine para sayıyor. Ya öğretmenimizin ruhu nereye gizlenmiş? Tamam, çok aramam onu da. Ya öğretmen evinde bulurum, ya da evinde. Evet, tam tahmin etiğim gibi, her zamanki okey masaları ardında öylece keyif çatıyor. Geçim derdi, ülke kurtarılması söylenceleri içinde öylece ruhunu saklıyor. Ama benden kaçmaz onu da yakaladım.

 


 
İşçi ve çiftçi arkadaşlarımın ruhları nerede? Sanırım onlar biraz uğraştıracak beni! Köyde aradım yoklar. Fabrikalarda aradım, kapalı olan fabrikalarda ne ruh, ne beden kalmış… Nerede bunalar… En iyisi şu ganyan bayii ile kahvehaneye uğrayayım. Evet, tam tahmin ettiğim gibi; çiftçi arkadaşta, işçi arkadaş ta ruhunu hayali zenginliklere adamış durumdalar. Sizde çıkın ortaya sizi de yakaladım.

 


 
Ya din adamının ruhu nerede? Hani her gün Allahın huzurunda maneviyat arayan o insanın ruhu nereye saklanmış. Allah ile kul arasında bulunan ve maddi olmaktan çok gönül köprüsü kuracak olan bilge kişinin ruhu nerede? Gördüm onu. Karşıdaki kavak ağacı ile söğüt ağacının gölgesinde uykuya dalmış. Vakit ezan vakti olmadığı için, günlük dinlencesini yapıyor…

 

 
Ebelik ne zormuş arkadaş. Tüm oyuncuları yakaladım. Onları ebeledim, sobeledim. Şimdi onların ruhlarını ortaya çıkardıktan sonra; onlarda kaybolan diğer ruhları aramaya başlayacak… Ve bu döngü hep sürüp gidecek… Kimimiz için hayat bizle dalgasını geçecek; kimimiz içinse, biz hayat ile dalgamızı geçeceğiz…

 


 
Saklambaç oyunun en güzel tarafı da vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Zaten bol olan vakitlerin harcanıp, vade sonuna gelmesi, zoraki kabullenilen bedenlerimizin çektiği azabın bitmesi demek! Öyle ya zalim kader bize hep kötü oyun oynar, hep… Milyarlık döngünün içinde, kardeş spermlere karşı kazandığımız zaferi, yaşama isteğini unuttuğumuz gibi; saklambaç oyununun keyfini, huzurunu da unuttuk.

 

 

Bedenlerimizi kurtaramıyoruz, eğlendiremiyoruz, en azından ruhlarımızı eğlendirelim ve kurtaralım. Zaten ruhları da saklanmasını iyi beceriyoruz hani… Saklanın ben geliyorum
:))

                                                                                                                                               GUVEN

 

 

 

 

 

17/7/2009

18 NUMARALI EV


GÜLEN YÜZLÜ EVLER (BOZCAADA)

Kamera; Güven                                    BOZCAADA


                         Taş sokak,taş evler ve bir karış yerde yeşermiş
             çiçekler. İnsan isteyince taşı da, çölü de aradığı cennete
             dönüştürür diye düşünüyorum...

BOZCAADA TAŞ EVLERİ

Kamera, Güven                               BOZCAADA

                               Ahşap pancurlu, ahşap kapılı tarih evler;
                Rum Mahallesinde bulunuyor. Bu yer, açıkhava müzesi
                konumunda. Öyle bir keyif-huzur turları yapıyorsunuz ki,
                yorulmak neymiş unutuyorsunuz.:))

KALE GİBİ DOSTUN OLSUN

Kamera, Güven                                      BOZCAADA


                                        Kale gibi dostun olsun. Sırtını dayadın mı, yan bakan
                        olmaz. Ele bir baksınlar bakalım. :)) Mesela bendeniz fotoğraf

                        çekerken hep düz bakmışam. :))


MASAL DİYARI BOZCAADA

Kamera; Güven                      BOZCAADA   LİMANI


                          Limanı birçok yerden görüntüleye bilirsiniz! Bendeniz
                  sizler için en güzel yerlerden görüntülemişem :))


LİMAN VE VAPUR; İKİ DOST GİBİLER

Kamera; Güven                         BOZCAADA  LİMANI


                                     Liman ve Vapurlar; bir birinden asla ayrı düşünülemezler.

                      Tıpkı inanmış, sevmiş, saymışlar gibi...

SOKRAT'IN EVİ (BOZCAADA)

Kamera; Güven    SOKRAT'IN EVİ

                  Okuyunca bende şaşırdım. 29 numaralı
ev; Sokrat'a aitmiş. Elbette bu ada; ünlü filozoftan da
önce vardı. Ama Sokrat; bu ada da yaşadı mı bilemiyorum.


MASAL DİYARINA AÇILAN KAPI

Kamera; Güven      BOZCAADA-RUM MAHALLESİ


  Ada'nın taş evlerini gezerken; "muhteşem"
diye bilir; yutkunarak seyrin masalımsı keyfini
çıkara bilirsiniz. Evlerin mimarisi, boyası, temizliği
kendilerine ait ruhları bir yana; GÜZEL-İHTİŞAMLI
kapıları bir yana...

  Ben aşık olmuşam bu kapılara. Bir de açılıp,
masalların diyarına girseydim; belki de çıkamaz
bugüne dönemezdim. :))




   18 NUMARALI EV

 

 


Beli çoktan bükülmüş. Kar beyazı olan boyaları dökülmüş; süklüm-püklüm olmuş. Kapısında 18 yazan ev; belli ki çoktan terk edilmiş. Pencerelerini örten perdeleri güneşin etkisiyle asıl renklerini kaybetmiş, solmuşlar. Saksılarda olan çiçekler kim bilir ne zamandan bu zamana susuzluk çekerler. Artık suda gelse yeşeremezler belli!

 

  Kurumuş, solmuş bel vermiş evin 18 numaralı oluşuna takıldım belki. 18 yaşlı yıllarımızın deli kanlı zamanlarına, akşamın bolca yapılan oyunlarına gittim belki de…

 

  18 numaralı ev, özene-bezene yapılmamıştı belki! Ama onun içinde sevinç çığlıkları yaşatan çocuklar dünyaya geldi ve koştular küçük ayaklarıyla; ahşap tahtaların üzerinden. Çocuk sesleri, yanık kadın nameleri, yaşlı nine masalları dinlendi yılların akıp gittiği zamanlarda.

 

  Zamana, yaşlanmaya ve yalnızlığa direnememiş bel vermiş tam ortasından. Koca ev yalnızlığın, insansızlığın kupkuru bakışlarını yapıyordu insan olana. Beli ki artık gözyaşı da dökmüyordu işe yaramaz diye!

 

  Bu evden çok daha güzellerini gördüm. Oyma kapılı, cumbalı, bahçesinde kuyusu olan, ağaçlı, güllü, karanfilli ahşap evlerdi. Kapısında 18 yazıyordu. Daha delikanlı olduğumuz güzel yaşlar. Kredimizin bol, nazımızın geniş olduğu zamanlar. Ana-.babamızın kıymetlisi, gözdesiydik 18’inde olduğumuz yaşlarda.

 

  Bu ev, kimindi, hangi mahalledeydi önemi kalmamıştı artık. Üzerinde satılık yazısı vardı. Kim bilir ne zaman asılmış ve terkedilmiş beyaz badanalı ahşap ev. Yarım yüzyılı devireli çoktan olmuş, belki de bir yüzyıla yaklaşıyordu zamana direnişi. Ağlayanı yoktu arkasından. Onun için şiirler yazılmayacak, besteler yapılmayacak artık. Gösterişten çok uzak, hatıraları da çoktan ölmüş; 18 numaralı ev belki bu kış, veda edecek diğerleri gibi!

 

  Sahile tepeden bakan, tekneleri, gemileri gururla izlediği zamanlar geçmişte kaldı artık. Beli bükülmüş, camları puslanmış, çiçekleri çoktan kurumuş bu ev; kim bilir, ne bayramlar, geçit törenleri, çocuk cıvıltıları izledi, dinledi ömrünün neşeli zamanlarında.

 

  Her tahtasına insan eli değmiş, odalarında insan kokuları gizlenmiş yaşlı ev; son yolculuğunun sessizliğine gömülmüş. Direnecek dermanı yok artık. Ona vurulacak her darbe acıdan çok; belki de sevinç verecek; bir an önce kurtuluşa doğru gidiş adına! 18 numaralı beyaz evin, saksılarında kurumuş çiçekleri gördüm. Duygularımı perişan eden kuru çiçeklerin su döken elleri yoktu orada. Hangi renk ve koku taşıyorlardı belli değil artık. Kurumuşlar, çoktan ölmüşler. Beyaz ahşap evin belki de ilk ölen canlılarıydı. Onlar ile birlikte kim bilir ne ümitler, hatıralar ölmüştür sessiz odaların içinde…

 

  18 numaralı evin soluk pencerelerinde duran kurumuş çiçekleri, bel vermişliği sineye çekerek geçtim ilk önce! Ekmekçi Oğlu Çay bahçesinde çay ve sigara yudumladım 18 numaralı evin hatıraları, yanık sesli kadın nameleri diye! 18 numaralı ev gibi çocuklar ile oynadım, eğlendim. Aşklara kapı araladım, âşıkları sakladım en mahrem odalarda. Yakından baktım martı çığlıkları altındaki mavi Marmara denizine.

 

  Bel vermiş, beyaz boyalarını dökmüş, cumbalı ahşap ev; ölüm döşeğinde beklerken, nice ölümler yaşanıyor sessizce. Bazı ölümler, ölümünle sonsuzluğa kavuşurken, bazı ölümler, ölümünle yokluğun içine akıyor.

 

   Bazı ölümler bestelerde, şarkılarda, masallarda, hikâyelerde yaşıyor; insandan insana akan yaşam iksirleriyle…

 

  18 numaralı ev gibi, daha 18’inde ünlü olmuş seyircinin dayanılmaz coşkularına ortak olmuş bir sanatçı geldi geçti dünyadan. Michael Jackson, 51 yaşında. Ardında çok konuşulacak hikâyeler ile veda etti. 51 yaşında ölen sanatçının 1980 yılların başında çıkardığı Thriller Albümleri, tüm zamanların rekorunu kırdı. Michael Jackson ne kadar çok konuşulursa konuşulsun, hayatının belli zamanlarında kirlenmişlikler bulunsun; o ölümsüz bestelerin, Tanrının özenerek verdiği sesinin kalıcılığını miras bıraktı bu dünyaya.

 

  Michael Jackson ölümü ile ölümsüzleşirken, 18 numaralı evin, bırakacağı saksılarındaki kurumuş çiçekleri, ahşap tahtaları ve kırık-dökük birkaç eşyası; kalıcılığa, ne bir imza, ne bir hatıra olarak katkı sağlayacak.

 

  Besteleri, şarkıları, kendine has sesi; Jackson’ u hep yaşatacak, hatırlatacakken; 18 numaralı evin hatırlayanı olmayacak.

 

  Bir ev daha yok oluyor diğerleri gibi. Ahşabın anlayanı, koruyanı, hatıraların sahip çıkanı olmadığı zaman; yokluğun içine giden bir ev daha gidiyor sitemsiz, bestesiz, şarkısız…

 


                                                                                                                                                GÜVEN 

 

13/7/2009

TEKİRDAĞ BOZCAADA HATTI


MERHABA BOZCAADA

Kamera; Güven  Temmuz 2009  BOZCAADA (TENEDOS)LİMANI


                                 Gemi yaklaşırken limana; binlerce yılın mutlu
                    ruhları hatırına maviliğin fışkıran terapisi sarıyor
                    güzel insan bedenini. Sanki arınma başlıyor gemiden
                    karaya atılacak ilk adımda.

                            


ÇOCUK VE LİMAN (BOZCAADA LİMANI)

Kamera; Güven                   BOZCAADA LİMANI


                                     Bir çok liman gezdim,izledim. Temiz ve durulukta; Assos
                           Antik Limanı ile boş ölçüşür durumda.

                                    Doğa Irmak küçük yengeç yavrularını ısrarla takip etti.
                           Onun için çok farklı canlılardı. Tıpkı benim için çok farklı bir
                           gezegen olan ada gibi... :))


BOZCAADA KALESİ -LİMANI


Kamera; Güven            BOZCAADA KALESİ VE LİMAN

                   
                             Tam olarak yapılışı bilinmeyen antik kale; yakından
                      pek önemli durmuyor gibi görünsede; içeriye girince
                      önemini ve cüssesini görünce; önünde saygı ile eğiliyorsunuz.

                          Daha da önem verilirse; Ada halkına çok şeyler kazandırır...

BOZCAADA KALESİ-ANTİK DİYARLAR

Kamera; Güven                       BOZCAADA KALESİ  


                    Gün doğar doğmaz bende kaşif ruhumun hırçın çekiştirmelerine
                ayak uydurdum. Geziye uygun olmayan terlik ve şortum ile tepeye
                tırmandım. Yarım metreyi bulmuş otlar ve çalılar içte hoş-kibar
                davranmadılar. Gördüm ki, suç ; ne çalı, ne otlardaydı. Bendeniz
                uygun kıyafetle gelmemiştim. Ve ceza olarak geri dönmek yerine ileri
                komutu ile yürüdüm, tırmandım,kaydım. :))

GÜN SONA ERİYOR BOZCAADA TEPELERİNDE

Kamera; Güven               BOZCAADA TEPELERİ 

                             Rüzgâr Güllerine düzenlenen tur molasında, gün sona ermeden
                     bize sunduğu harmağanı kabul ettik. Ege, günün son ışıkları ile
                    tekrarlanan güzelliği bizim için tekrarlıyordu.

BOZCAADA POLENTE TEPESİ-RÜZGAR GÜLLERİ

Kamera; Güven                   POLENTE TEPESİ-RÜZGÂR GÜLLERİ


                                  Olağanüstü bir durgunluk, küçük bir ot bile kımıldamıyordu.
                  Rüzgâr gülleri de susmuştu. Ama ne olduysa tam güneş batarken
                 oldu. Uğultular pervanelerin dönüşüne, rüzgâr ile kucaklaşmasına;
                dikkat çekiyordu. Yaşlı tepe, yaşlı fenerin hemen ardında gösterişli
                pervaneleriyle temiz enerji üretiyorlar.

                                  Sadece Polente tepesinde bulanan Rüzgâr Gülleri bile;
               bir miylondan fazla ağacı kurtarmış. Tanrı biliyor ya, bu teknolojiyi de
              kibirli bulduğumuz-gavur dediğimiz gavurlar bulmuş... Hey Tanrım hey!

GÜNEŞ,DENİZ,KUM; BOZCAADA

Kamera; Güven                             BOZCAADA AYAZMA PLAJI

                                İnsan bir plaja adım atınca neleri ister? İncecik kumların
                     bir kadın gibi sarmasını, tertemiz serin sularının kucaklamasını
                    ve güneşin hayat vermesini ister. Ayazma plajında fazlası var
                   eksiği yok.


BOZCAADA DA OYUN ZAMANI

Kamera; Güven                     AYAZMA PLAJI VE ÇOCUKLAR

                                    
                                   Ege denizi ne kadar cömert. Belli ki çocukları seviyor.

                    Ama siz siz olun, ada plajlarında daha dikkatli olun. Ada'nın
                   büyülü havası gibi, hemen derinleşen denizi ile yüzleşe bilirsiniz.

                               Yüzme bilmiyorsanız, kıyı kendi emniyetini çok tatlı rengi ile
                   ayırmış durumda. Derin sular koyu bir mavilik ile "dikkat" diyor...



BOZCAADA DİNLENCE KÖŞESİ-AYAZMA

Kamera; Güven                              TERAPİ KÖŞELERİ -AYAZMA PLAJI


                                   Çocuk çığlıkları bir an rahatsız olmanıza neden olduysa;
                   ve kendiniz ile baş başa kalıp, suyun işlediği sanatsal nakışları
                  kayalarda görmek istiyorsanız; biraz yürüyünüz. Sessiz ve temiz ve
                  sanatçı suyun sanatını görünüz.

YAŞLI KADIN VE DOĞA IRMAK-BOZCAADA


Kamera; Güven             BOZCAADA LİMANI -  KADIN  VE ÇOCUK

                                         Yaşlı kadın sürpriz konuğu Doğa Irmağı görünce
                            mutlu oldu. Bir kişi daha mutlu oluyordu; bendeniz
                           makineme sarıldım ve görsel güzelliği, insan eliyle buluşturmanın
                           doyumsuz keyfini yaşadım.

                                 






TEKİRDAĞ BOZCAADA HATTI

 

  Güzel memleketimin güzel adası! Türkiye’nin üçüncü büyük adalarından Bozcaada kendi kendine yeterde artar duruma gelmiş. Bırakmıyorlar ki memleket insanı gezsin, dünyanın içinde başka dünyalar, uygarlıklar da olduğunu görsün… Bırakmıyorlar…

 

  Sanat-ilim-spor-bilim kendi egemenliğini duyurmadığı sürece, patron; kargaşanın yöneticileri olduğu sürece; güzel memleketimin büyülü diyarlarını da tanıyamayacağız. Zoru başarıp, yine küçük-mini bir tatili dünya yaşamının günlerine sığdırdık. Tanrıya şükürler olsun. Sağ-salim yaşar-hissederken; çoluk-çocuk ile doyurucu bir tatil yaptım.

 

  Nerede mi? Çanakkale diyarlarının Bozcaada’sında! Hani tepelerinde baharatın her türlüsünün koktuğu ada. Yamaçlarında bağ kütüğünün ayrı, yaprağının ayrı, üzümünün ayrı kokular saldığı diyarlar.

 

  Bozcaada için üzüm diyar, şarap diyarı, deniz diyarı diyebilirsiniz. Fakat Bozcaada için söylenecek en önemli şeylerden birisi de turizm diyarı. Tarım politikalarının yetersizliği, düzensizliği ülke çiftçisini ne hale getirdiği ortada. Bozcaada da düne kadar tarımla geçinen küçük ve kendi halinde bir yerken; şimdi turizmin harika nimetlerini tadıyor.

 

  Gittim ve gördüm…

 

  Bozcaada ülke insanı ile dolup taşıyor. Neredeyse pansiyon olmayan ev kalmamış. Bugün Akdeniz bölgemizde birçok otellerin veremediği fiyatları sıradan bir pansiyonda görebiliyoruz. Turist sorunu yaşamayan ada insanı; daha şimdiden seçici hale gelmiş. En kuru odaların pansiyonları bile pazarlık yapmak istemiyorlar. Çünkü sırada bekleyen müşterileri var.

 

  Benim güzel şehrim, tarım politikalarına dayadığı sırtını bir türlü ağrılardan, tozdan, dumandan kurtaramazken; yine ülkem diyarımın Bozcaada’sı harika bir hızla kalkınma öncülüğü yapıyor. Katkı sağlayanlara şükranlarımı sunuyorum.

 

  Yazmadan geçemeyeceğim. Tekirdağ şehrimizin ahşap kültürünü, geçmiş hatıralarını taşıyan evlerini koruyabilseydik, denizimizi temiz bırakabilseydik; bugün Bozcaada’ya akan turist bize de akardı. Bu diyarlar da bunu hak eder, insanlar kriz yerine yaşamın daha güzel nimetlerinden söz ederlerdi.

 

  Herkesin ağzından bal damlamadığı bu zamanlarda, inadına güzeli, iyiyi bulup köşemde değerli, saygın okuyucularla paylaşacağım.

 

  Tatil deyince; deniz, kum, güneş gelir akla. Bozcaada’da fazlası ile var. Ayazma plajı ince kumları, serin suları ve harika güneşi ile kucak açıyor. Hem de hiçbir şikâyet söz konusu yapmadan. Billur gibi kumlar, turkuvaz rengin tedavi edici çağrısına hayır diyemiyorsunuz. Ege tüm ihtişamı ile “hadi “ diyor.

 

 Antik adaya geminiz yanaşırken, bir şeylerin değişeceğini hissediyorsunuz. Anakaradan az önce ayrılmış olduğunuzu unutup, büyülü ve bir başka dünyanın kapısından içeri girdiğinizi hissediyorsunuz. Limanın efendisi yatlar, küçük kayıklar ve hemen arkalarında bulunan antik kale; adanın küçük taş evleri ile birlikte açık hava müzesi ihtişamı oluşturmuşlar.

 

  Kalenin ilk sahibi belli değil. Ama son sahibi Osmanlılardı. Daha iyi bakım ve daha iyi fark edişlerle kale namını bizden çok öte taşıyabilir! Bugünkü haliyle bile kale, insanları cezp etmeye, limana ilk girenlere gözdağı vermeye yetiyor. Hemen arkasındaki boz tepelerde, vahşi otlar, çalılar, baharat yüklü bitkiler var. Bir de yalnızlığı, yürümeyi seviyorsanız sizi bekleyen harika manzaranın insanüstü keyfiyeti var. Tepelerin, antik diyarın efendisi sizsiniz o an!

 

  Dünyada temiz enerji olarak bilinen rüzgâr enerjisi sayesinde ada halkı, kendi enerji ihtiyacını karşılar duruma gelmiş. Ada’nın batı ucunda yaşlı Polente Fenerinin hemen yanında kurulmuş olan rüzgârgülleri; ada halkının tüm elektrik enerjisini sağladığı gibi, fazlasını da diğer bölgelere yolluyor. Rüzgârın, esintinin bol olduğu Polente Feneri ve rüzgârgülleri tepesi; güneşin batışını izlemek, bir-iki kadeh şarabı yudumlamak için harika bir yer. 

 

  Tarihi Rum evlerinin birçoğu korunduğu gibi, gelişi güzel yapılacak inşaat engellenmiş durumda. Ada insanı artık para basacak bu güzel diyarı iyi korur, bugünkü durumdan daha da iyi bir yere getirirse; çok yakın zamanda gelecek turisti koymaya yer bulamaz.

 

  Yaşlı çınarın gölgesinde, ada merkezinden bir çay-kahve içmeden asla geçmeyin. Tahta sandalyelere oturarak, sade geçmişinizdeki çay kokusunu bugün ile harmanlayıp; insanlık kokusu olarak çekin, içinize. Madam Sofia’nın önerisi ve formülü ile yapılan limonatadan içmeden de gitmeyin.

 

  Ada’nın gerçek efendileri taş ve ahşaptan oluşan mekânlar, nesneler. Mekânları destekleyen, ölümsüzleştiren harika bir deniz ve 5 bin yıllık bir tarihi içinde tarih oluyorsunuz.

 

 Geçmişin kırgınlıkları, siyasi-politik oyunları bir kenara bırakılmış. Bozcaada Meryem Ana Kilisesinin çanları çalıyor; her Pazar çaldığı gibi. Bu pazarda az sayıda olan cemaati oradaydı. Papaz eşliğinde muhteşem mekânın ilahiler eşliğinde Tanrıya yakarışlar, af dileyişler vardı.

 

  Uzun bir Osmanlı dönemi de damgasını vurmuş ada’nın kültürüne. Köprülü Mehmet Paşa Camii, Alay Bey Camii mimarinin, oymacılığın, güzel örneklerini yaşatıyorlar.

 


 
Dostlar, sözün kısası; tarih-doğa-sanat yaşamın içine aktarılır, kirletilmezse; ne kriz, ne bunalım kalıyor konuşulmak adına. Güzellikler bir Bozcaada gibi yükseliyor, çirkinliklerle dolu kargaşalar denizlerinden.

 

                                                                                                                                          GÜVEN

 

 

 

 

6/7/2009

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

MARMARA DENİZİNE BAKIŞ

Kamera; Güven    Temmuz 2009          TEKİRDAĞ


                       Toz,çamur,kir ve ahenksizlik var bu şehirde. Fakat
             sessiz ve güzel, gizli köşelerin resmide var,ruhuda.


SEN VE BEN

Kamera; Güven                Temmuz 2009   SEN ve BEN

                                    İki güzel insan, yürüyordu şehrin kordon boyunda.

                     İstanbul'un yedi tepesinden bakar gibi bakıyordum; şehri
                    Tekirdağ'ın el ele, yürek yüreğe yürüyen başı dik asil
                    gençlerine.

ATHENA TAPINAĞI-ASSOS

Kamera; Güven                       Rakım 289 m. ATHENA TAPINAĞI

                                  Sanki efsane geri döndü. Güneş geri çekerken ışıklarını;
                    bir telaş,bir büyü sardı orada bulunan insanları. Athena, öfke
                   duyuyordu sanattan uzak gafil düşmüş insanlara.

EFSANE HÂLA YAŞIYOR-

Kamera; Güven                Athena-Assos-Çanakkele

 
                                  Ege denizi milyonluk değişimini sessizce yaparken;
                       insan yapımı sütünlar 2000 yıldır ayakta durmanın
                     mücadelesini veriyor. Hafiften rüzgar esiyor,saçlar dağılıyor,
                     etekler dalgalanıyor. Ve insan; kabuslar ile doldurulmuş
                    yaşamından sevgiye el veriyor.


GİZLİ DİYARLAR-ASSOS

Kamera; Güven                       Assos-Antik Liman


                           Sanki yaşam dondurulmuş ve siz o yaşamın
                donmuş tarafının tarifsiz heyecanını anlatmaya
               çalışıyorsunuz.

ANTİK LİMANDAN EGE DENİZİNE BAKIŞ

Kamera; Güven               Assos'tan Midilli Adasına Bakış

                               Tam tamına 451 yıl Türklerin ikamet etitği ada;
                artık Yunan halkına ait. İnsanlığın bölüp bölüştürmediği
               zamanlarda da vardı Middili.O zamanlarda güzeldi, hoştu.




Destanların Diyarına Bakış-ÇANAKKALE

Kamera ; Aziz Bey       Çanakkale-Gelibolu - ÖYLESİNE BAKMAK


                                          Durgun bir günün suskun bir saatinde
                           öylesine bakıyorsunuz. Ne akademik,ne siyasi,
                          ne sanatsal; öylesine...




BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

 



 
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal pire berber iken diye giden masal girişlerini heyecan ile dinler; masalın ne kadar uzun olacağını izah etmesini söylerdik nineme.

 

  “ne olur söyle nineciğim bu masal ne kadar uzun.” tabi ki çocukluk zamanların masal ile beslenildiği yıllarındaydık. Bizim halkımızın moral dolu, huzur dolu, ibret dolu massallarıydı o masallar. Bizlerin varlık ile yokluk arasında dolaşan kültürümüzün masalları, tesellisiydi onlar…

 


 
Tabiî ki bu yazımda masal anlatmayacağım, masaldan yola çıkıp, gerçeğin harika ibretselliğini kaleme alacağım. Güzel ve güneşli bir günün; iki oğlan çocuğuna hediye ettiği bol ışıklı günün bedenimin üzerinde bıraktığı izi, yazmadan edemedim. Bir şekilde bizi yaz, bizi kâğıda ve insanlığa anlat dediler… Bende bana verilen köşenin onurlu, soylu hatırına bunu yazıyorum…

 


 
Bu hikâye iki küçük oğlan çocuğun gerçek hikâyesidir. Muhtemelen yaşları üç veya dört olmalıydı. Birinin akülü küçük ve gösterişli bir motosikleti vardı. Diğerinin dik ve soylu bir duruşu. Belli ki çocuk parkında tanışmış olmalılar. Gösterişli arabası oldukça havalıydı. Her iki tarafında aynaları olan küçük ve akülü araç, beni bile imrendirdi. Bol aksesuarları ile çocuk yaşların özlenen günleri geldi aklıma. Bol aksesuarlı bir bisikletim vardı benimde. Kimselere binmesi için izin vermediğim, ama bir Mehmet amcanın bindiği bisikletim oldukça gösterişliydi hani.

 

   Üzerinde kaç tane yapıştırma, çiçek, zil ve lamba vardı hatırlamıyorum. İnanılmaz bir gösteri görselliği yaşatırdım mahallenin diğer çocuklarına. Binmek isteyenler, hoyrat kullanımları hatırına; binemez küçük eller, nazik beden ile koruduğum, dost olduğum bisikletime bir Mehmet amca binerdi. O sınırsız bir hak içinde, binme keyfini yaşardı. Çünkü Mehmet amca bisikletin dilinden, halinden anlardı. El marifeti oldukça iyiydi onun. Bir yeri arızalansa, Mehmet amca koşardı bisikletin yardımına. Hoyrat bedenin küstah kullanımını yapmaz, benim gösterdiğim saygıyı, özeni gösterirdi bisikletime.

 

  İki oğlan çocuğu muhtemelen üç veya dört yaşlarındalar. Birisin akülü ve gösterişli aracı varken, diğerinin hiç bir şeyi yoktu. Ama o yokluğu akülü ve bol aksesuarlı araca özenti içinde durmuyordu. Belli ki arkadaş olmuşlar ve o gösterişli, çalımlı arabaya aldırmıyordu. O çocuk, aynı yaşta olmalarının eğlencesini, dostluğunu yaşıyordu.

 

  Sahil çocuk parkı oldukça neşeliydi sımsıcak ve bol aydınlığın olduğu zamanda. Kalabalık çocuk kümeleri zamanı en hızlı bir şekilde değerlendirip, durmak bilmeyen koşuşturmaca içinde çocuk parkının zeminine basmadık yer bırakmıyorlardı.

 

  İki küçük oğlan çocuğu da parkın dolaşıyorlar, tekrar aynı noktaya benim önüme gelip duruyorlardı. Akülü aracında çalımlı bir duruş sergileyen küçük çocuk, diğer çocuğa fiyaka satıyordu. Ama diğer çocuk ne arabanın süslü ve gösterişli olmasına aldırıyor, ne de ona fiyaka ile bakan çocuğa… O yere eğilmiş, park zemininden kopmuş parçaları yerine takmaya çalışıyordu.

 

  Küçük çocuğun uzun süren mücadelesi oldukça ilgimi çekti. Eline aldığı parçaları üşünmeden yerine takmaya çalışıyor. Paralel-dikey, alt-üst çeviriyor eninden sonunda parçanın çıktığı yeri buluyordu. Ve her tamamladığı parçadan sonra soylu bir duruş ile soluk alıyor, el becerisinin çözüme dönüşmesine minnet ile bakıyordu. Bol aksesuarlı aracının üstünden fiyaka ile bakan çocuk onun ne yaptığına anlam veremiyor hatta önemsemiyordu. Muhtemelen o yerde olsaydı, park zeminin çıkan parçalarını takmak yerine daha da sökmek olacağının görüntüsünü veriyordu.

 

  Park zeminindeki bozulmuş, çıkmış parçaları tek tek yerine koyan çocuk, mimarın eserini bitirmesi gibi rahatladı ve tamamladığı eserine baktı.

 

 Uzun bir bakıştı. Alnı terlememişti ama terlemiş farz edip terini ben sildim dokunmadan. Elini öpen, ona teşekkür eden olmadı ama elini öpen ve teşekkür eden ben oldum yine ona hissettirmeden.

 

  Küçük oğlan çocuğu belediye görevlilerinin, biz büyük insanların yapacağı buzulmuş zemini tamamlamış, içinde olan olumlu, yapıcı duyguyu gerçeğe dönüştürmüştü. Bu süre içinde, çalım satan, akülü arabasında oturan fiyakalı çocuk; aracının aynasını çıkardı. Belli ki canı sıkılmış, bir şeyleri kırmak, çıkarmak istemişti. İşi bitmiş yerdeki zemini eski haline getirmiş küçük oğlan çocuğu;  “bunu niye çıkardın, yerine takmalısın.” dedi. Ve o küçük, o usta eller ile aynayı diğer çocuğun zalimce çıkarıp attığı yere takmaya çalıştı. Ve taktı. Sanki bozulan, yok olan tüm nesnelerin birleştiricisi, yeniden yaşama hizmet etmesi; bu küçük oğlan çocuğundan soruluyordu.

 

  Dört yaşlarında olmalıydı. Altın sarısı küçük saçları, büyük bir mimar duruşu olan bedene oldukça yakışıyordu. Alabros kesilmiş saçları önden hafifçe yana yatırılmıştı. Temiz ve bakımlı bir adam olacağı, yıkmak değil de yapmaktan hoşlanacağı bir görüntünün haykırışını yapan bu çocuğa imrenerek baktım.

 

  Akülü küçük ve bol aksesuarlı aracı olan ve çalımlı bir duruşu sergileyen çocuğa da dengenin gerekli bozgunculuğu adına öfke duymadan izledim. Zaten birazdan akülü aracın sahibi olan fiyakalı çocuğun annesi de geldi. Belli ki zengin giyiniş ve o da mesafeli bir bedenin hoyrat duruşu içindeydi. Çocuğun fiyakasına da şaşırmadım, yapmaktan çok bozmaya yatkın bol oyuncaktan bıkmış olmasına da…

 

  Ve ben Mehmet amcamı neden daha çok sevdiğimi ve kendimin bir parçası gibi koruduğum, kolladığım bisikletimi yalnız ona verdiğimi şimdi daha iyi anladım…

 

  Ve bazen tüm olumsuzluklara, çalıp-çırpmalara rağmen hâla bu memleketin batmadığını düşünen arkadaşlara verilecek bir cevabı bulmuş olduğuma da sevindim.
Çünkü bu küçük çocuk gibi nice insan var bu diyarlarda. Bozmak, çalmak, yıkmak yerine; yapmak, yerine koymak, ahlak üretmek ile meşgul; nice insan; sessizliğin hırçın diyarlarında…

 


                                                                                                                                                    GÜVEN 

    

 

 

3/7/2009

MİLLET RAHAT UYUSUN


SAAT KULESİ-İZMİR

Kamera; Güven                   Konak Meydanı-İZMİR

                            
                                    Şehirlerin hatırlanası,özlenesi yerleridir;
                     meydanlar,bulvarlar ve hoş sohbetler.


ATATÜRK EVİ

KAMERA; GÜVEN    ATATÜRK EVİ-ALSANCAK  YIL-  1875


                                       Kordonboyuna yakışmış içi hatıralar ile dolu
                             değerli bir müze.

                                       Ülke kurtarmış, ülke yönetmiş büykü adam;
                            ona verilen mülkleri tekrar halkına vermiştir.

                                     Zengin olmayı "en yüce" başarı sayan,gizli
                            hesapların milyar dolarlık sahiplerinin lanetli
                           bakışları; bu adamı anlamaya yetmiyordur.

ATATÜRK EVİ-ALSANCAK

Kamera; Güven               ATATÜRK EVİ - MİSAFİR SALONU-İZMİR


                               Mustafa Kemal; "Hayat mücadelelerden ibarettir."
                      derken; kendi zengin-gülçü felsefesini de ne güzel
                     anlatmış;miskinlik çökmüş, pes etmiş ve gökten
                    mutluluk bekleyen insancıklara...



ATATÜRK EVİ -ALSANCAK

KAMERA; GÜVEN          ATATÜRK EVİ   YAVER ODASI


                            Özgürlüğün de, eşitliğin de, adaletin de, dayanak
                noktası ulusal egemenliktir. Der büyük Atatürk. Der
               çünkü eseretin ne demek olduğunu iyi görmüş,iyi
              anlamıştır.

                        Zavallı uygarlık düşkünü bizler; bir ev, bir araba
              ve bir de şoför için; kim bilir hangi özgürlüklerimizi,
              ulusal çıkarlarımızı; "soylu" bir ticaret diye satmışızdır?

ATATÜRK MÜZESİ

KAMERA; GÜVEN       ATATÜRK EVİ-ALSANCAK-İZMİR


            "Kültür; okumak, anlamak,görebilmek,görebildiğinden anlam
      çıkarmak,uyanık davranmak,düşünmek, zekayı terbiye etmektir."

                                                                                     MUSTAFA KEMAL

           



MİLLET RAHAT UYUSUN

 

 

Kıskanası diyarların, bir türlü bölüp bölüştürülemeyen memleketimizin yaşayanı olmakta ayrı bir onurdur. Milletiz biz. Hani millet için varlığımızı;  Çanakkalelere, Dumlupınarlara, Kocatepelere adamış olduğumuz milletin evlatlarıyız.

 

   Övünülecek ve irdelenecek tarihleri, olayları karıştırıp bir türlü rahat uykunun keyfini yaşayamayan özel bir milletiz. İki bin yıllık tarihine dönüp baktığımızda bölünmemiş, kavgasız geçmiş bir yüzyıl yaşamamış milletin onurlu evlatlarıyız. Ama her nedense, keskin sirkenin asidini dengeleyip; küpe verilen zararı engelleyemeyiz.

 

  Her şeyin bittiği yedi düvelin haritalar üzerinde bizleri paylaştığı, istenmeyen milletin son temsilcileriyiz biz. Yetmiş yedi millet içinde her nedense, bir bizi seven yoktur. Bir bizim dostumuz, sırdaşımız oluşmaz bunca ülkelerin milletleri içinde.

 

  En geri memlekete dahi gitsen, spor, sanat, ilim seven insan bulsunuz. Her memleketin sazı, sözü dinlenen insanları da vardır. Ama bir türlü bizim insanımızın sazı sözü, fikirleri dinlenemezdir.

 

  Doğuda verdiğimiz şehitler, harcadığımız milyar dolarlar; milletimizin rahat uyuması içindir. Batıda kirlettiğimiz dereler, ırmaklar, denizler, sanayileştirdiğimiz tarım alanları da; milletimizin daha da rahat ve varlıklı uyuması içindir. Sahil şeritlerini betonlaştırıp, deniz ve boğazlarımızı özel mülkiyet haline dönüştürmemiz de milletimizin kalkınmış refahı adınadır. Geriye ne kalıyor o zaman? Bu keyif, bu huzur, bu kalkınmışlık içinde rahat uyuyan bir millet olması gerekli! Peki, öyle mi? Ne hazindir ki artık uyku hapları bile kurtarmıyor…

 

  Bir şeyler eksik! Bir şeyler tartışılmıyor ve düzeltilmek için gerçek çabalar gösterilmiyor. Suyun başında olan söz sahibi efendiler, ne hazindir ki; “emekli” olunca konuşuyor. Tabi ki onlarda haklı! Çoluk-çocuk, eş ve gelecek düşünmekten milleti düşünemiyorlar; haklılar…

 

 

  Cumhuriyetin kurulması; daha da rahat uyku uyumamız; daha çok sanat, bilim-ilim üretmemiz demekti! Böyle de oldu. Kıskanası bir yükselme, değişim yaşadı; kendi özünü kaybetmiş kendini yok saymış ve günlerce uyumamış milletimiz.

 

  Ünü bizim sınırlarımızı çoktan aşmış, kalplerimizden çıkarıp rozetlere, heykellere, fotoğraflara taşıdığımız Atatürk; Norveç’te farklı anılıyor. “Atatürk gibi olmak” deyimi Norveç’in günlük hayatın girmiş çoktan. Kurtuluş savaşında yenik düşen Yunan başkomutan Trikopis her cumhuriyet bayramlarında Atina’daki Türk büyükelçiliğine gidip Atatürk’ün resminin önünden geçip saygı duruşunda bulunduğunun irdelenmesi, derin olmalı.

 

  Bizim liderimizi, bizim ülkemizi kıskandıkları gibi kıskandıkları da bir gerçek! Bir gerçek daha var ki, yönler daima karıştırılıp duruluyor. Ne batı, ne doğu; karışmış karmakarışık bir yön dönencesi içinde bocalayıp duruyoruz. Tüm dünyanın gıpta ile baktığı bir lideri, bir milleti çıkarıp, küllerinden doğuruyoruz; ama yeşermiş, meyve verecek harika bahçeleri de yok ediyoruz. Kim sorarsa; daha iyi uyku uyuyalım adına…

 

  Kurtuluş savaşı yaşanmış, İzmir kurtulmuş çok tatlı bir yorgunluk var. Atatürk ve arkadaşları Ankara’ya hareket edecekler. Trene binerler ve her kez kompartımana çekilir. Ertesi gün yaver Atatürk’ün kompartımanının kapısını çalar; Atatürk, yorgun ve bitkin bir halde kravatını yıkamaktadır. Yaver;

“paşam bu ne hal, çok bitkinsiniz hiç uyumadınız galiba” der.  Atatürk;


 
“çocuk kompartımana battaniye, yastık koymaya unutmuşsunuz. Kolumu yastık yaptım ağırdı. Setremi yastık yaptım üşüdüm.” Uyumadım kalktım der. Yaver; “aman paşam birimize haber verseydiniz. Hemen size bir yastık, battaniye getirirdik.” der.

 

  Ülkesini kurtarmaktan dönen yorgun komutan; “ geç fark ettim, hepiniz en az benim kadar yorgundunuz. Hiçbirinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam değil, MİLLETİN rahat uyumasıdır.” der.

 

  Bu komutanın, bu büyük adamın, ne rozete, ne heykele ihtiyacı var ölümsüzlük adına! Çünkü o milletini, bu günün milletinden çok farklı bir geleceğe taşıma telaşındaydı. Adım adım giden, düşmanlarının bile gıpta ile bakacağı; ilim-bilim, sanat, iş üreten bir milletin uykusuz komutanıydı Atatürk.

 

  Dostlarım, anlaşılan bir gerçek var ki; milletinin uykusunu, rahatlığını düşünen bir lider-komutan; kendi uykusunu, rahatlığını feda etmek zorunda. Onun rakı sofraları bile çok görülüyorken; şimdinin savurgan-yalancı yöneticilerine ne demeli, hangi sözcükler ile seslenmeli bilemiyorum…

 

  Bir komutan düşünün ki; tüm dünya şapka çıkarsın ve milletinin rahat uyuması için kendini gönüllü uykusuzluğa adasın! Ve yine bir yönetici düşünün ki; milletini sürekli uykuya, uyumaya, uyutmaya davet etsin… Ne acı, ne hazindir dostlarım…

 

                                                                                                                                         GÜVEN