body oncontextmenu="return false" onselectstart="return false" ondragstart="return false"> BARIŞ'TAN SELAM OLA,SELAM - Blogcu




« Önceki | Sonraki »

30/9/2009

UNESCO DANSI


EDİRNE FAYTON GEZİNTİSİ

Kamera; Güven   Edirne- Fayton Gezintisi

                                   Tarihi Edirne şehrine ayrı bir görüntü
                       katmış olan faytonlar; trafik içinde hayli
                       zorlanıyorlar.

                                    Belirli güzergâhlar sadece faytonlara
                       ayrılmış olsaydı çok daha güzel olurdu.
                       Yinede tarihi Edirne şehrini faytonla dolaşmak
                        güzel olur diye düşünüyorum.

                                    Faytonlar deyince Büyük Ada faytonları
                        ve ada turunu anmamak olmaz yani :))

                                  

EDİRNE SOKAKLARI

Kamera; Güven               Edirne Sokakları


                               Trafiğe kapatılmış sokak, sıralanmış gıda ve
                      eğlence işyerleriyle rahat ve huzurlu bir seçenek
                      sunuyor.

                                Bu sokakta dolaşırken kendimi bir an için,
                       bir Ege kasabasında dolaşıyormuş hissine kapıldım.

                               Güzeldi, keyifliydi, görsel bir gösteri içindeydi.
                        Ama gece de görmek isterdim doğrusu :))






UNESCO DANSI

 

  Bu dans nereden çıktı diyen seslerinizi duyar gibiyim. Eğlence kültürümüze bir türlü yerleşmeyen dans; gelişmiş dünyanın en sevdiği rahatlama, huzur bulma eğlencelerinden birisidir.

 

  Dans etmek iyi gelir insana. Ruhunu bir başka ruhların figürleriyle buluşturur, müziğin nağmelerinde kaybolursunuz. Fakat burada anlatmak istediğim “dans” bu dans değildir. Aklımca ironi yapmak istedim…

 

  UNESCO,  bizim anlamlandırdığımız şekliyle; Birleşmiş uluslar eğitim, bilim ve kültür kurumu olarak bilinmektedir.

 

  13 yıldan bu yana UNESCO’da elçi olarak Türkiye’yi temsil eden Zülfü Livaneli, Ankara’nın yani; Dışişleri ve Kültür Bakanlığının dansına kurban gitti.

 

  UNESCO Genel Direktörlüğü seçiminde Zülfü Livaneli yerine Mısır adayını destekleyen Dışişleri Bakanlığı; çok ilginç bir mazereti harika bir gösterim ile halkımıza açıkladı.

 

  Güya Zülfü Livaneli resmen başvurmamış, Dışişleri Zülfü Livaneli’nin başvurma isteğini bilseymiş desteklermiş. Bu nasıl bir gösteri, bu nasıl bir danstır Allah aşkına! Zülfü Livaneli’nin adı; daha aylar önce geçiyor, tüm dünya tarafından biliniyordu. Ve tercihini bir başka ülke için yapıp, gülünç bir mazerete sığınmak; Dışişleri Bakanlığına yakışıyor mu? Kendi ülkenin insanını desteklemek, hangi geleneğin, hor görmüşlüğün seçeneğidir?

 

   Ne yazık ki, büyük bir oy çokluğuyla iktidar olmuş AKP tek başına iktidar sarhoşluğunu yaşama huyundan vazgeçmemiştir. Her olayda olduğu gibi, kapalı kapılar arasında ayrı işlemler yapılıp, dışarıda farklı söylemler ile savunmaya; yani haklı görünmeye çalışıyorlar. Fakat bu olayda haklılık nerededir. Bu işe kargalar bile gülmez mi?

 

  Dışişleri Bakanlığı güçlü iktidarlarının sarhoşluğu ile açıklamada bulunuyor;

 

  “ Zülfü Livaneli’nin, UNESCO Genel Direktörlüğü görevi için Bakanlığımıza intikal etmiş herhangi bir adaylık girişimi ve başvurusu yoktur.”  ve Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Adnan Kesici devam ediyor;

  “Zaten hukuki olarak bu yıl UNESCO adaylığında sıra Ortadoğu ve Doğu Bloğu ülkeleriydi” nasıl bir mazeret ama!

 

  Böyle bir kuruluşa seçilmek için, işin sırası mı olur Allah aşkına! Hangi sıra ve hangi mazeret, kendi ülke insanının ülkemizi temsil etmesini engeller!

 

  Mademki böyle bir hukukilik ve sıra takip işi var; Ankara neden özür diliyor?

 

  Zülfü Livaneli’nin kendi yaptığı açıklamalarda; “ Gerek Dışişleri Bakanlığı gerekse Cumhurbaşkanlığı’ndan bana telefon açtılar ve özür dilediler. Yetkililer bana diplomatik geleneğe uyarak, Mısır’a daha önce söz vermiş olduklarını söyleyerek sıranın Araplarda olduğu için Mısır adayını desteklediklerini söylediler.”

 

  Neresinden bakarsanız bakın Dışişleri Bakanlığının yaptığı tam bir “Kültür Dansı” dır. Ne söylemleri, ne yaptıkları tutuyor.

 

  ABD ve Fransa aydınlarının desteklediği Zülfü Livaneli, kendi ülkesinden Dışişleri Bakanlığından destek görmüyor.

 

  Kültür alanında, bilim-ilim alanında AKP hükümetinin politikaları hiç de şaşırtmıyor beni. Ve Zülfü Livaneli gibi tüm dünyanın tanıdığı ve politik görüşü belli bir insanın; AKP kadroları tarafından benimsenmesini de beklemiyorum doğrusu!

 


 
Zülfü Livaneli gibi bir sanatçı zaten dolu dolu bir hayat yaşıyor. Makamlara hasret, gösterişe hasret kalmış ve tatmin olmamış bir insan değil. Ama söz konusu ülkemizin temsili, tanıtımı ve ülke insanının öne çıkmasıysa; AKP neden bu dansı patinaj yaparak devam ettiriyor ben bunu anlayamıyorum…

 

                                                                                                                                                       Güven

 

25/9/2009

HADİ CANIM SENDE

20olsun.mp3">SANATA AÇILAN ELLER

Kamera; Güven    Üç Şerefeli Cami Restorasyonu

                        Restorasyonun büyük çoğunluğu tamamlanmış.
            Bir çok ilkin denendiği bu muhteşem eserin son
            düzenlemeleri bu nazik hanımlar tarafından yapılıyor.

                      Kolay gele hanımlar.

             Enerji üreten beyin, ait olduğu elleri sanata, hizmete
         dönüştürüyorsa; doğal bir mutluluk, tatmin olma
         elde ediyor gibi...


ÜÇ ŞEREFELİ CAMİ-EDİRNE

Kamera; Güven   3 Şerefeli Cami iç havlusuna-1443

                            girer girmez, değişik bir mekana adım
                         attığınızı anlıyorsunuz. Ve sizi bekleyen
                         muhteşem abide; inanılmaz bir gösteri
                         yapıyor.

                            II.Murat, başkent  Edirne şehrine
                         kazandırdığı muhteşem bir eser.
                        
                           Edirne Selimiye Camii ile ne kadar 
                        övünüyorsa, 3 Şerefeli Camii ile de o kadar
                        üvünmeli derim...
                  

ÜÇ ŞEREFELİ CAMİ İÇ MEKAN

Kamera Güven          3 Şerefeli Camii - EDİRNE

                         Başkent olmuş diyarların muhteşem eseri
                 dış havlu-iç havlu da ayrı bir gösteri yaparken;
                 içeride ayrı bir masalımsı gösteri sunuyor.

                        Kubbesinde orijinal kalem işleri kendi
                 paha biçilmezliğini çoktan oluşturmuş bile.



HADİ CANIM SENDE

 



 
Bir zamanlar Yurt Dışında yaşamış şimdi emekliliğin tadını çıkaran dostumun özel bir anlatımı olmuştu bana. Bizim alışık olmadığımız anlatımı dinlerken sessizliğin nefessizliğini hissetmiştim.

 

  Şimdi ihtiyar bir delikanlı olan dostum, o zamanlar genç bir delikanlıymış. Avrupa kültürüne ilk adım attığı yıllarda, deniz kaptanlığı yapan bir adam ile genç bir kadın onun komşusuymuşlar. Nezaket ve saygı içinde birbirlerine gidip geliyorlarmış. Anadolu’nun dopdolu mahcup kültürleriyle yetişen dostum, kaptanın aylar süren gemi yolculuklarında genç karısına göz-kulak olur komşuluğun gereğini yaparmış.

 

  Yaşı epeyce geçkin olan kaptan, genç eşini düşünmüş olacak ki, uç bir düşüncesini eşine aktarmış. Denizlerin yorulmaz adamı, tecrübenin efendisi olan Alman kaptan eşine;

 

 “ deniz yolculuğum aylar sürüyor, ben yokken kendine bir sevgili bulabilirsin. İzin veriyorum. Ama bana sorarsan, komşumuz genç adamı, yani o saygılı Türk’ü seçersen zorluk yaşamasın.” demiş.

 

  Genç kadın, tecrübeli ve olgun eşi dinlemiş, bizim genç adam; yani sevgili dostuma eşi yokken sevgili olabileceklerini, eşinin izin verdiğini söylemiş. Ve mahcup- çekingen adam, komşu olarak gördüğü genç bayan ile sevgili olmuş. Aylar ve yıllara sarkan mutlu günler yaşamışlar. İnsan beyni almıyor gibi. Ve duyunca;

 

  “Hadi canım sende” diyesiniz geliyor değil mi? Ama ülkelerin ve ülke insanlarının aile, yaşam anlayışları değişik oluyor. Ve bu ilişkide de, kaptan belki de genç karısını mutlu ederek kontrol altında tutuyordu. Ve uzun süren ilişkide, kaptan da, genç kadın da, bizim genç dostumuzda ayrı bir mutluluğun keyfini yaşıyor. Erkek egosu ile sahiplenme, tercih edilme nedenlerini iyi irdelediğin zaman en uçta yaşanan bir olayı bile şans ve öğrenimler ile bitire biliyorsunuz…

 

  Ya genç kadın eşinin verdiği izni tutkuya çevirseydi ve bizim genç dostumuz Anadolu mahcubiyetini gurura, sahiplenmeye dönüştürseydi; akla-hayale gelmeyecek kötü olaylar olurdu…

 

  Sadece erkeğin egosunun ön planda olduğu ve namusun korunması bekçiliğini yüzyıllardır üstlenmiş oluşumuz, namusu korunan kadını da, bir namus bezine kurban etmişiz.

 

  Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü zamanlarında bile, üst düzey kadınlara verilen erkek hizmetliler iğdiş ediliyormuş. Yani erkek onun, egosunu tatmin eden ve üremesine yardımcı olan ve insanı bir başka âleme sürükleyen cinselliğinden uzaklaşıyor. Hem de sonsuza kadar…

 

  Acaba cinselliği sadece çiftleşme olarak öğrenen bizler; iğdiş edilen o erkeklerin buldukları fırsatlarda el ve dudakları ile olaşabilecekleri yolculuğun yolunu anlaya bilir miyiz? Yoksa cinselliği yok olmuş, bu adam “öküz” diyerek; HADİ CANIM SENDE Mİ deriz? Deriz valla; bir güzel kendi erkekliğimizi önemser, aslında cinsellik yaşamayan, iğdiş edilmiş o erkeğin, harika yolculukları, koklayarak, öperek, okşayarak aldığını yok sayarız. O adamı “öküz” sınıfına koyarız.

 

   Acaba öküz dediğimiz o adamlar, gerçek öküzler gibi bir hayat mı yaşarlar diye irdelemeyiz!

 

  Bir ırk, bir hayvan çeşidi olmayan “öküz” tamamı ile insan tarafından öküzleştirilmiş, kendi doğasında olmayan bir yaşam sürmeye başlamıştır. Öküzü bilmeyenlere tarif etmeyi de borç bilirim.

 

  Öküz, daha öküz olmadan önce dişi bir hayvan olan ineğin erkek yavrusudur. Yani danasıdır. Bilirsiniz toplumumuzda da, dişinin erkek yavrusu vardır. Bir dişi ve bir erkek, zaman içerisinde birisi kadın, diğeri de adam olur… İşte hayvanlar dünyasında da, bir erkek, bir dişi varken, insan girer araya.

 

  Daha genç bir erkek dana yavrusuyken iğdiş edilen hayvan, cinsel hayata elveda der. O saatten sonra yer-içer ve kuvvetli bir hayvan olur. Yani öküz olmuştur. Doğanın hediye etmediği, doğada öküzlüğün olmadığı bir dünyada, o ayrı bir hayvan olmuştur. Dana veya Boğa değil de; “öküz” olmuştur. Güçlüdür, kuvvetlidir ve hizmet etmeye adanmıştır.

 

   Peki, bu katliam, bu korkunç uygulama niye diye soracaksınız? İnsanların sorunsuz yaşamlarına daha faydalı hizmet olsun diye.

 

  Sarayda iğdiş edilen erkeğin iğdiş edildikten sonra sultana veya sultanın kızına yan gözle bakamayacağının hesabı yapılmıştır.

 

  Hayvanlar dünyasında ise, öküz, öküz olmadan önceki dana hali ile gelişip büyüyünce boğa olacak, dişi hayvanların arkasında çapkınlık için koşacak. Doğal olarak dana veya boğadan faydalanılamayacak. Yani dana veya boğa olan bir canlı, günün her saati hizmet veremeyecek. Bu sebepten Allahın tabiat eliyle hediye ettiği yaşamda, öküzlüğün olmadığı diyarda; biz soylu insanlar sayesinde öküzlük var edilmiştir.

 

  İğdiş olmada, öküzlüğe giden yolda ne erkek delikanlının, ne erkek hayvanın bir kusuru vardır.

 

  Ve bunun irdelenmesi gerektiğini, saçma bir şey olduğunu bir çözümün, bir hakkın, adaletin olduğunu söylemek istediğinizde; size seslenecek koro; “hadi canım sende” diyecek sizi siz olduğunuz için korkutacak, kendi kabuğunuza çekecektir.

 

  Kabuğumuzdan çıkma cesaretimiz olsaydı, bugünkü kıyametler, bu günkü teknolojiler ile iletişim ile böyle çözümsüz, böyle garip ve böyle kan davaları olur, hapishaneler hıncahınç dolar mıydı?  

 

 Yine derinlere girdim ve yine kendi kendime söylendim; sıradan ve bildik konular yazacağıma böyle konular ile uğraşıyorum;

 

“hadi canım sende” diyenleri duyar gibi oluyorum…

 

                                                                                                                                         Güven

 

16/9/2009

İZLER


BÜYÜK ESER -SELİMİYE

KAMERA; Güven     Eylül 2009   SELİMİYE CAMİ-EDİRNE

                      Muhteşem eseri yakından çekip fotoğraflamak
             mümkün değil... Bilmem kaç kez dolaştım etrafında
            aklını yitirmiş çoban gibi; bilmem kaç kez...

MİMAR SİNAN ve USTALIK ESERİ

Kamera; Güven         SELİMİYE CAMİ-EDİRNE

                      Ustanın heykeli; can bulmuş, ruhuna kavuşmuş
              insan bedeni gibi; taşa can, cana taş olmuş diyarlarda
             öylesine duruyor.

                     Mimar Sinan yüzyıllar önceden bugüne ve geleceğe
             bir not düşmüş; 

                     "Dünya durdukça, eserlerimi gören aklı selim
             sahiplerinin, çabamın ciddiyetini göz önünde
             bulundurarak bana insaf ile bakacaklarını ve beni
             hayırla anacaklarını umarım inşallah."

                   Ustanın mütevazi düşünüşüne bir bakar mısınız
             lütfen...

ESKİ CAMİ-EDİRNE

Kamera; Güven     Eylül 2009  Eski Cami-Edirne 1403

                        Dile kolay muhteşem yapı; 600 yaşlarında.
                   Bu şehirde (Doğduğum diyarların şehri) yer-gök,
                   tarihi fışkırıyor....

MUHTEŞEM SELİMİYE

Kamera; Güven       Selimiye Camiini yakından görüntüye
                       sıkıştırmak mümkün değil.

                                Taş insan eliyle can bulmuş. Kim bilir;
                       dilinden anlayanlara neler fısıldıyor...

SELİMİYE CAMİ İÇ MEKÂN

Kamera; Güven                 SELİMİYE CAMİİ

                            Işık doğal seyrini öyle bir güzel yapıyor ki,
             güneşli havada yapay ışıklar; yapay aşklar gibi, sevgiler
             gibi; donuk kalıyor...

EDİRNE HANLARI

Kamera; Güven         Hanlar ve Çarşılar Edirne kentinin
                          
                           kültürüne ayrı bir zenginlik vermiş. Edirne'nin
                          çarşıları, hanları hâla capcanlı. 

                           Başkent olmuş şehire doyamamışam... :))

1001 DİREK ve IŞIK GÖSTERİSİ

Kamera; Güven  Ağustos -İstanbul - 1001 Direk

                                  Sütünlar, ışık ile görselliğin dayanılmaz
                            dansını yapıyor.

1001 ve İZLER

Kamera; Güven  1001 Direk ve İzler







İZLER

 

 

Tüm canlıların kendilerine ait izleri vardır. Kimi görünmeyen, bedenin derinliklerine yazılan izler; kimi canlı eliyle, tırnağıyla, düşüncesiyle yapılan izlerdir.

 

  İstanbul 1001 Direk Sarnıcı fırsat buldukça uğradığım eski tarihi mekânlardan bir tanesidir. Taşın, toprağın, tuğlanın “eski” koktuğu bu mekân; nedense beni mutlu eder. Sığda dolaşırken, aniden derinlere; çok uzaklara sürekler bedenimi.

 

  1001 Direk sütun ormanı gibidir. Işığın ve müziğin eşliğinde “eskimiş” maddelerin kokusunu çekersiniz içe. Ve usta bir bakıştan çok; acemi keyifler hissedersiniz kahvenizin her yudumunda.

 

  Yakalamış olduğum fırsatı yine 1001 Direk Sarnıcı ile buluşma; hatır-gönül sorma keyfine çevirdim. Işık sütün ormanında nefis bir gösteri yapıyordu. Türk Sanat Müziği Roma mimarisine iyi bir dem veriyordu. Ve ıssızlığın içinde binlerce ruhun gölgesinde dalıyordunuz kendinizin diğerine. Bende öyle yaptım; bunca hengâme-kargaşa zaten her gün tartışılan ve buluşulan meseleler. Asıl mesele, her gün yapılmayan, bizi bize veren buluşmalar…

 

  Bizi biz yapan, belki de bizden öte taşıyan izlerdir. Bu izler bazen taşa, mermere kazanır. Keskinin eller ile mermere can vermesiyle, yüzyıllar ötesine bırakılır. Ve bazen bir caminin kapısında, bir kilisenin sütunlarında ve yüzyıllara meydan okumuş kemerli bir köprü de bulursunuz insan eliyle bırakılmış izleri.

 

  1001 Direk ışın ve tarihin büyülü havasını Türk Sanat Müziği ile yoğururken, ben de hayata dair izlerime daldım. Ve bedenime açılan izleri kontrol ederken; 1001 Direğin sütunlarındaki izleri gördüm. Neredeyse her sütunda 1680 yıl önce çalışmış Yunanlı ustaların izleri var. Ne büyük kalıcılık; sanki ölümsüzlüğün izlerini bırakmışlar gibi. Kimi A harfi, kimi K harfi, kimi F harfini kazımış sütunun en tepesine.

 

  Sanırım sanatın sanatçıya bir teşekkürü olmalı, izlerin bunca yüzyıl dayanıp, bugüne gelmesi. Roma, Bizans, Osmanlı derken; Türkiye Cumhuriyetine tanık olan izler; bırakılanlar tarafından bu zamana kadar yaşayabileceği düşünüldü mü acaba?

 

  Taş sütunlara kazınmış izler; meşhur At Meydanı (Sultan Ahmet Meydanı) çığlıklarına, sevinçlerine tanık oldular. Yüzlerce ayaklanmayı, çatışmayı izlediler. Ne renkli insanlar geldi geçti sütunlara kazınılan izlerin diyarlarında. Güçlüler, güçsüzler, imparatorlar, padişahlar yaşadı 1001 Direğin hemen yakınında. Ve şimdi 1001 Direk hüzünden çok mutlu olaylara tanık oluyor. Işığın müzik ile dansına, televizyoncuların haber çekimlerine eşlik ediyor. Yemeğin usta ellerde pişirilişine, eğlencenin ağır bir algıyla içselleştirmesine tanık oluyor.

 

   Sanırım izler hem beden, hem de bedenden başka yerlere bırakılıyor. İnsan eliyle bırakılan izler bir yana; insan diliyle sözcüklere aktarılan ve keski görevi gören izler vardır. Ruhun en derin yerine kazınırlar. Ve o canlının taşıdığı bedenle birlikte, onun yaşayan nesline aktarılırlar.

 

  İz bırakmasını insan sever de hayvan sevmez mi? Elbette sever. Hayvanlar da iz bırakırlar. Kimi tırnakları ile kazır yaşadığı bölgedeki ağaçları, taşları. Kimi bedenini sürter, kokusun yayar iz niyetine, Kimi idrarını boşaltır ağaçların, kayaların en heybetlilerine.

 

  Anlaşılan o ki izler, tüm canlıları ilgilendirir. Ve iz bırakmak, canlıları mutlu eder.

 

  Şehrimize de bırakılmış insan eliyle bizlere armağan edilmiş izler vardır. Yüzyıllar ötesinden gelen Rüstem Paşa Camii, Bedesten bunlardan bazılarıdır. Çeşmeler yoluyla bırakılmış izler; şimdi muhtaç olunmayan tenhalıklara gömülmüş, ihtiyaç duyulmadığı için unutulmuş gitmiştir.

 

  Ve yakın tarihimizin yaşanan soylu savaşlarının kan izleri hâla duruyor. Çanakkale Savaşı, Kurtuluş Savaşımız; atalarımızın vatanımıza saldıran düşmanlar ile karşılaşmalarının izleriyle doludur. Kan, kemik, mermi izleri taptaze duruyor. Kimi kitaplara, kimi o yöreye, kimi nesilden nesle aktarılmış soylu izler.

 

  Durmak bilmeyen yenilenme arzusu insandan insana aktarılan izleri silmeye başladı. İnsanın teknolojiyle birlikte çılgın bir koşuşturmaca içinde yeni bir yalnızlık kültürü oluşturması; belki de başka zamanlara, bizim göremediğimiz çok farklı izler bırakacak; kim bilir…

 

  Bir-kaç saatte kıtalar arası yolculuk yapar, birden fazla ülkeye gidebiliriz. Telefon sayesinde, ses, görüntü ve kokular yardımıyla; iki bedenin birbiri üzerinde oluşturacağı izlere bile ihtiyaç duymadan yaşayacağımız yalnızlığa doğru yol alıyoruz.

 

  Sanıyorum ki, yaşanacak teknoloji kıyameti, insanı insandan alıp; tekrar insana doğru yeniden ayrı bir başlangıç ile ortaya çıkmasına neden olacak. Ve her batışın, bir kurtarıcısı, bir Nuh Peygamberi olacaktır. Nuh kendi gemisine aldığı canlılar ile çıkacakları toprak parçasında; hayata doğru yeni ve yeniden tekrarlanan izleri bırakıp, değer izleri silmeye devam edeceklerdir.

 

  Acaba diyorum; hayat bize harika bir keski ve mermer sunmuşken; biz kendi izimizi bırakmayı denedik mi? Bize ait olan, biz kokan ve nesilden nesle aktarılacak bir iz; bizim izimiz de olabilir mi?

 


 
Belki bir ağaç topluluğu, belki bir insanlık açılımıyla olacak bir izin başlangıcıdır;

bizim izimiz, kim bilir…

 

                                                                                                                                        Güven

 

 

8/9/2009

ARİF OLANA TARİF GEREKMEZ


KIZ KULESİ

Kamera; Güven  Ağustos 2009  KIZ KULESİ

                   Geçmişi masalımsı bir tarihin içine geçmiş bu
      mekân; geçmişi hatırlamak, bugünün hikayelerini
      her an yazmak için çok güzel,çok hoş... 

                Nice aşk hikayeleri,ayrılklar, buluşmalar görmüş de;
      Hero ile Leandros'un hikayesini unutamamış...

İçiçe geçmiş tarihler,güzellikler

Kamera; Güven      Ağustos 2009 iç içe geçmiş tarihler

                        Bende için için hiçlere geçmişem... Ve içinde
             olduğumuz dünyanın, her an dışında kalışımıza 
             inanamam. Ne zaman durur, ne biz zamana yetişip,
             zamanı yaşamaya çalışırız.

 

ALMAN ÇEŞMESİ-SULTAN AHMET MEYDANI

Kamera; Güven   Ağustos 2009  Alman Çeşmesi-Sultan Ahmet


                  Almanya'da yapılıp gemilerle getirilmiş ve bir yüzyılı
          doldurmuş bir güzellik. Arif olan bu güzellikler içinde
          kim bilir; ne güzel tarifler keşfediyordur... Kim bilir...



ARİF OLANA TARİF GEREKMEZ

 

  Derler. Arif olan anlar, sizi yanıltmaz. Hayat yolculuğunda Arif olamadım ben. Suların başını, dağların zirvesini tutamadım. Gönlümün sularını, zirvesini aradım yolculuğumun tozlu, yokuşlu güzergâhlarında…

 

  Arif olmadığım için yedim ilk Osmanlı tokadını. Osmanlı tokadını başıma değdiren babamdı. O ki; elleri ince ve nazik yeteneklere açılan insan! Arif olamayan bana, Osmanlı tokadını tarihin içinden çıkmışçasına hatırlatan, babamın elleri, yeteneğin elleriydi. İyi resim yapar, iyi saç keser, iyi yazardı. Oysa o; ilköğretim mezunuydu. Ama Tanrının doğal yeteneğini görür ve anlardınız; yanık sesiyle söylediği türkülerde bile…

 

  Güya ben, komşunun kızına yan gözle bakmış onu baştan çıkartmışım. O da yetmezmiş gibi, komşun horozuna taş atmışım. Sosyoloji inanmışlığı doğuştan var olan babam; işte o zaman; komşu kızı, komşu horozu adına tokat atmıştı bana. O asil ellerin, küçük bir çocuğa korku vereceğini düşünmemiştim o zamana kadar. O yol gösterici ellerin, kalemi kılıktan kılığa yönlendiren parmakların bana; sevgi yerine tokat vereceğini bilemezdim…

 

  Ve ben; korkular, ayıplar, komşu-akraba sosyal temaslarının yakınında büyüyen insan; o gün o tokadı “Arif” olma adına atıldığını sanmıştım. Meğersem ne yanılmışım. Oysa ilerisini gören o asil adam; bana oğlum daha da gözünü aç; bu işleri yapıyorsan kimselere belli etme; mesajını vermişte ben anlayamamışım.

 

 O Arif olma adına atılmış sandığım tokattan sonra; sevgililerimden üç metre uzakta durmuş, komşuların çöpüne bile yan gözle bakmamıştım. Hâlbuki bizim arsaya, bizim meyve ağaçlarımıza, bizim olan her şeye yan gözle bakılmış ta ben Arif olacağım aşkına; bütün bu oluşumları anlayamamışım… Ne büyük bir kayıp!

 

  Bana ilk tokadını atan babam; açıkgözler diyarında daha açıkgöz olmamı hatırlatmış da; Arif olmayan ben; anlayamamışım…

 

  Arife tarif gerekmez, Arif olan anlarmış.

 

  Büyük Atatürk “ Türk, Övün, Çalış, Güven” diye tarihe notlar düşmüş. Bunu da Arif olmayan ben; yanlış anlamışım. Türklüğüm ile karşılıksız, payesiz övünmüş, genetiğimin güzel kaderi olarak kabul etmiştim. Haykıramadığımız Türklük mutlulukları hep kesildi önceden. Kimi bizden daha Türkoğlu Türk oldu; biz ezildik içten ve ölesiye sahiplendiğimiz Türklüğümüz altında.

 

  Övünmeyi de anlayamamışım; nasıl ve ne kadar diye hesap yaparken; mütevazı yaşamın sade düzleminde; tüm yükseltilerde ve esen rüzgârın, dallarını salladığı çınarın yakınında bulmuşuz mutluluğu… 

 

  Mutlu olmanın günah-ayıp ve fazladan sayıldığı bu diyarlarda bizi uyandıran ve bizim biz olduğumuzu hatırlatan Büyük Atatürk; Türklüğümüzle, tarihimizle övünmemiz gerektiğini, akıl-ilim ile tarihe bakmamız gerektiğini izah etmiş. Çalışmanın yüksek erdemi, kendi kendine yeten ve fazlalığını diğer insanlığa, canlılara aktaran bilinçleri yakalamamız gerektiğini; birbirimize güvenerek, inanarak, korkmayarak yapabileceğimiz anlatmış!

 

  Büyük Atatürk anlatmış da; Arif olmayan ben anlayamamışım. Meğerse Türklüğü slogan atmak sanmış, övünmeyi de kazanılan savaşların irdelenmeyen tarafı görüp, kazanılmayan, çöken zamanların tarihini de hasıraltı yapmak olarak görmüşüm. Çalışmanın zor olduğunu, güvenmenin ise, insana yakışmadığını bilmişim. Meğerse Arif olan; çalışmayı da, güvenmeyi de, Övünmeyi de, Türklüğü de onurlu bir sahiplenmeyle kabul etmişte benim haberim olmamış…

 

  Çalışmayı depolama, repo-lama göremeyen ben; Arif olamayışın kenar mahalle çocukluğunu yaşadım. Merkez mahallelerin, gece konmayan kondukların, yalıların, villaların uzaklarında Arif olamadığım diyarlarda yaşadım.

 

 
Arif olamadım ama baba, oğul, eş, sevgili, dost, arkadaş, sırdaş ve vatandaş oldum; sessizliğin Arif olamayışımın diyarlarında.

 

                                                                                                                                                             Güven

 

 

 

 

 

 

 

 

 

30/8/2009

BEYAZ GÖLGE

SULAR İÇİNDEN DOĞAN CAMİİ

Kamera; Güven  Ağustos 2009      Sular ve Sultan Ahmet

                      Şehirleri şehir yapan yerlerden birisi de meydanlarıdır.
            Yüzlerce medeniyeti ağırlamış dünyamız; acaba hatırda kalan ve
            hâla yaşayan kaç meydana ev sahipliği yapıyordur.

                   Medeniyetlerin sunduğu sayısız eğlence varken; İstanbul'a
            göç etmiş insanların kısıtlı olanaklarıyla geldikleri meydanda; iftar
            vaktini beklemekteler. Ve meydan göç etmiş, sınırlı olanağı olan
            insanlara; koşulsuz kuçak açmış; birazcık teselli olur diye...


SULTAN AHMET MEYDANI

Kamera; Güven      Ağustos 2009     Dikili Taşlar

                             Mısır ve Bizans'lı ustalar; taşa beden ve ruhun
                enerjisini aktarmışlar ve sanki ölümlü insanın ölümsüzlük
                anlayışını test ederler gibi.  3556 yaşında. Dile kolay;
                gün; 1.300 kez doğmuş ve batmış; bu taşların dikili
                oldukları güzel dünyamızda.






BEYAZ GÖLGE

 


 
Beyaz Gölge Amerikan yapımı bir diziydi. 1980 döneminde hepimizin hayatını girdi. Çoğunlukla siyah ve sorunlu öğrencilerden oluşan basketbol takımının beyaz bir koçu vardı. Önceleri profesyonel bir oyuncu olan koç; yani Ken Heward dizinden sakatlanınca, basketbol hayatı sona erer. Bir okul takımına koç olarak getirilir.

 

  1980 li yıllarda dizi ülkemizde oynarken, en seviler dizilerden birisi olmuştur. Eğitici ve öğreticiydi. Heyecan vardı, macera vardı. Yakışıklı koçun, şefkati olması gerekenden öteydi. Sürekli sosyal konuların, spor ile yoğrularak işlenmesi ve iyi bir sonla bitmesi; küçük beden ve beyinlerimizi mutlu ederdi. Çünkü bizler de, öyle olmayı hayal ederdik. Çıkacak her türlü sosyal problemleri çözüp, mutlu sona ulaşmak isterdik…

 

  Sanırım şu an ülkemiz insanlarının büyük çoğunluğunun düşüncesi hep aynı. Yani iyilikten, huzurdan yana… Peki, sadece istemek, umutlanmak yetiyor mu? Elbette yetmiyor. Ve dizideki koç gibi bir insan; ne hazindir ki her zaman yanı başımızda olmuyor.

 

  Bu dizide nereden çıktı diyenler olacaktır. Yaşı orta yaşın üzerindekiler hatırlayıp, belki de geçmişlerine özlemle bakacaklardır. Ama yaşı genç olanlara Beyaz Gölge adı hiç bir şey ifade etmeyecektir.

 

  Şimdinin bol ve ucuz dizilerinde karmakarışık olan aklım; dizi keyfimi iyice bayatlatmış durumda. Hal böyle olunca televizyon ve dizelere ayırdığım zamanı da azaltmaya başladım.

 

 Sıkça çıktığım sabah yürüyüşlerinden dönerken, sürekli karşılaştığım beyaz bir minibüs nedense ona her baktığımda “Beyaz Gölge” dizisini hatırlatır. Günler, aylar geçti, bizim beyaz minibüs aynı noktada, hiç kıpırdamadan duruyor. Hem önünde, hem arkasında satılık yazıyor. 34 plakalı Ivoco marka minibüs durduğu yerde, ekolojik dengeyi de değiştireceğe benziyor. Tekerlerine biriken tozlar; toprak haline dönüşmeye başlamış. Yakında çimler ve ağaçlar üremeye başlar.

 

  Maliyenin hemen yanı başında, yaşlı bir çam ağacının gölgesinde öylesine uyukluyor. Beyaz Gölge dizisinin tam aksine; ne bir heyecan, ne bir hareket, ne bir basketbol çığlıkları duyabilirsiniz minibüsün suskun siluetinde…

 

  Beyaz Gölge dizisi çoktan anılarda kaldı. Bizi mutlu eden anılar, sık sık hatırlanıp, herhangi bir beyazlıkta tekrar gün ışığına çıkacaktır.

 

  Şimdi de, beyaz bir sayfa gibi, AÇILIM felsefesine kapıldık gidiyoruz. Her geçen gün kendi gücünü arttırıp peşine birilerini daha katıyor. Küçük bir dere ırmağa dönüşmüş durumda. Tabi ki her ırmağın aşağılara aktığı çağlayanları da olacaktır…

 

  Toplumumuzun sevilen, güvenilir sanatçıları, yazarları da, nasıl ve ne şekilde bir açılım olacağını bilmeden tüm iyi niyetleri ile “biz de varız” diyorlar. Sezan Aksu bir yandan başbakana mektup yazıyor; “ bu açılımı desteklemeyenler” bilmem ne olsun diyor. Zülfü Livaneli, tüm kalbi ile desteklediğini, Yaşar Kemal ülke için kaçırılmaz bir fırsat olduğunu anlatıyor.

 

  Peki, biz niye anlayamıyoruz! Okumuşluğun en yüksek olduğu batı; bu açılıma duyulan heyecanı niye duymaz. Ne güzel aynı Beyaz Gölge oyunu gibi bir şey! Hiçinde heyecan var, öğrenim var, öğretim var. Ama Beyaz Gölge dizisinin sonu; hep mutlu biterdi. Ya bu açılımın sonu! Nasıl bitecek?

 

  ABD başkanı Wilson Birinci Dünya Savaşından sonra Ortadoğu’da bir araştırma yapılmasını istemiş. Bu iş için King-Crane’yi görevlendirmiş. King Crane’ye Komisyonu 5 aylık bir inceleme ve araştırma sonucunda, 28 Ağustos tarihinde Filistin, Suriye, Mezopotamya ve Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili tavsiyelerinin bulunduğu raporunu başkan Wilson’a sundu.

 

  Bu raporda ki tavsiyelerden bazıları;

 

  … Ortadoğu’da istikrar ve barış isteniyorsa Osmanlı İmparatorluğu kesinlikle parçalanmamalı

 

  Ama asıl sorun, bu güzel diyarlarda BARIŞ isteniyor mu? Şimdi genç cumhuriyet daha olgunluğun huzurunu, mutlu milletini çoğaltmadan, cumhuriyetin harika ve engin güzelliklerinden yararlandırılmadan; sahneye “Beyaz Gölge” diye oyunlar konuluyor…

 

  Dostlarım bu oyunlar bizim hatırladığımız sonu mutlu biten “Beyaz Gölge” dizileri gibi değil! Öyle olsaydı eğer, çoktan söylediğimiz kavga biterdi.

 

                                                                                                                                        GÜVEN

 

25/8/2009

SESLERİN KOKUSU


TARİHİ YARIM ADA-TOPKAPI-AYASOFYA-

KAMERA; Güven -2009 BOĞAZ ve TARİHİ YARIM ADA

             Yapılan tüm istilalara karşın; İstanbul,
         bakış ve görüş algıları içinde büyülemeye
         devam ediyor.
AYASOFYA-KUTSAL BİLGELİK

KAMERA; Güven   Ağustos 2009 AYASOFYA-
                                             KUTSAL BİLGELİK

                       Dönüp dolaşıp geldiğim, doyamadığım
                  mekânlardan birisidir Ayasofya.

                       

KÜÇÜK AYASOFYA CAMİ-KİLİSESİ

KAMERA; Güven Ağustos 2009  KÜÇÜK AYASOFYA

                       İstanbul'un tarihi yerlerinden birisi.
              Geçmişi 1500 yıl öteye giden güzel mekân;
              şimdi cami olarak hizmet veriyor.

                      Kendine has bir sessizliği, güzelliği sanki
               sütunları ile dile getiriyor.

SOKULU MEHMET PAŞA CAMİİ-1571

KAMERA; Güven  Ağustos 2009 

                              SOKULU MEHMET PAŞA CAMİİ

                430 yaşında harika mimarisi, süslemeleri
          maddiyattan öte görsellik sunuyor. 

                İstanbul sokaklarını koşulsuz gezerken,
           rastladım bu güzelliğe. Sıkıştırılmış diğer
           binaların arasında; çöldeki vaha gibi yükseliyor.

    


HAYDAR PAŞA TREN GARI

KAMERA; Güven   Ağustos 2009  

                                   HAYDAR PAŞA GARI

                    Alman mühendislerin harika çalışması,
             bulunduğu yere olmazsa olmaz bir anlam katıyor.








SESLERİN KOKUSU

 

 

Karanfilin, gülün, yaseminin kokusu olurda seslerin kokusu olmaz mı? Olur, elbet, hem de karanfilin buğulu, derin, büyülü kokusu gibi olur.

 

  Uzaklarda bir yer vardır o yere gönüllü gitmiyorsunuzdur. Ve kuzey rüzgârının salladığı çınar ağacının altından gördüğünüz çocuk oyunlarında, çığlıklarında gönüllü özlediğinizi hissedersiniz. Küçük çınar ağacı daha çok genç! Her türlü rüzgâra kanıp, çılgınlar gibi oyun peşinde. Yerden yüksekliği en fazla 5–6 metre. Oysa ben; yolun yarısını geçeli çok oldu. Muhtemelen küçük çınar benden çok sonraları da yaşayacak; tanık olacak uzaklara özlemle bakan insanoğluna.

 

  Uzaklara dalan gönlüm insanüstü ulaşılmaz uzaklara özlem duyuyor. Sadece bedenleri kendilerine mi? Seslerine de duyuyor en yanık özlemleri. Ve o seslerin buram buram tüten kokuları ulaşıyor size. İnsanoğlunu üstün kılan değerlerden birisi de isteyince bedenden öte, sesi, nefesi, kokuyu getirebiliyor yanına.

 

  Çok uzaklarda bilinen ulaşmaların ötesinden seslerin kokuları cazip ve baskın bir çekicilik ile sarmallar sizi. Bir hoş olursunuz küçük çınar ağacının altında bir çay içimi keyfinde kuzey rüzgârının deniz ile söylediği türküyü dinlerken. Ve çocuklar aynı sizin çocukluğunuzda oynadığınız gibi koşarlar, düşerler ve çığlık atarlar küçük parkta.

 

  Gönüllü gitmediğiniz yeri gönüllü özler, aynı karanfili, gülü, yasemini içe çeker gibi çekersiniz. Göğüs kafesiniz bir yay gibi gerilir ve size sunulan o güzel kokuları hapsedersiniz bitmesin diye. Ama her var oluşun bir yok oluşu vardır. Geldiği gibi giderler sizi onara eden, mutlu kılan kokular.

 

  Kaderin izlediği yola tepkisiz kalır, seyreylersiniz size biçilen rolün trajikomik gösterimini. Ve kendinizi bir kez daha zorlar, kokusunu özlediğiniz sesleri buyur edersininiz; kuzey rüzgârının dallarını hışırtılar ile salladığı genç çınarın gölgesine.

 

  Soprano, Mezzo, Alto, Tenor, Bariton, Bas ses aralıklarının kokuları farklı farklı ulaşırlar size. Kimi karanfil, kimi gül, kimi de yasemin…

 

  Sesler buğulu, sesler özlem yüklü, sesler davet yüklüdür. Kılıktan kılığa giren sesler; dayı, amca, arkadaş, sevgili, kardeş gibi koku üflerler; oturduğunuz çınarın sallanan daları arasından ışık oyunları gibi oyunlar yaparlar size.

 

  İşgünü sona erdi ve ben tekrarlanan milyonluk döngüler gibi aynı yerlere geldim. Limanın yosun kokan diyarlarında gezindim. Liman günün sımsıcaklığı karşısında kuytu ve bunaltıcı bir hava içindeydi. Bende küçük bir yürüyüş ile çocuk parkının yanındaki Sakatlar Derneğinin çay bahçesine oturdum. Genç bir çınar gölgesiydi. Kuzey rüzgârı denizden de, karadan da esiyor gibiydi. Dallar amaçsız ve yönsüz sallanıyorlardı. Tıpkı yönünü, hayalini, ümitlerini kaybetmiş insanoğlu gibi.

 

  Lütfü Bey’in demlediği taze çay ve rüzgâr ve deniz… Bülent’in gelmesine daha zaman var. Zaten hiçbir zaman tam zamanında gelmez ki. Zamanında gelmemesi iyi de oldu hani. Kendimle baş başa kalmanın harika birkaç dakikasını yaşadım. Etraf kalabalık olmasına kalabalıktı ama ben yalnızdım. Ben uzaklara, kokusunu özlediğim seslere gitmiştim. Rüzgârın amaçsız ve yönsüz salladığı çınar dalarlı gibi, sallanan bedenimin seslerin kokularına ihtiyacı olduğunu anladım. Bedenime saygı duydum. Ve hiçbir yüksek gurur ile bent-set çekmeyerek, bedenimin seslere duyduğu özlemi destekledim. Ben yalnızdım yalnız olmasına ama etraf kalabalıktı. Çocuk parkı neşe, heyecan, gürültü içinde ve ben çocuktum o çocuklar ile birlikte. Ben de kısa pantolonluydum.

 

  Yaşlı dut ağacına tırmanıyordum, her yaz tırmandığım gibi. En ulaşılmaz dalların güzel dutlarını yiyordum. Bal damlıyordu, bal dudaklar gibi. Ve rüzgâr bahçelerden karanfil, gül, yasemin kokularını taşıyordu çocuk bedenime.

 

  150 yıllık devriâlemin devrilmiş tarafında, yapayalnızdım şimdi. Uzaklara anılar ve kokusu bana kadar ulaşan sesler ile bakıyordum. Ne garip ve ne acı bir sınanmaydı. Tuzu kuru, keyfi yerinde ve özenesi bakılırdı bizlere. Fakat şimdi, tuzun ıslandığı, özençlerin durduğu bu yerde; ben yine karanfil, gül, yasemin kokuları duyuyordum. Yine çocuk eğlenceleri içinde gülümsüyor, sığmayan bedene sığmış olan çılgın mutluluğumu özümsemeye çalışıyorum.

 

  Küçük çınar ağacı, mütevazı kuzey rüzgârı, denizden gelen yosun kokuları; mutluluğun sel taşkınlarına yol açıyor. Ne büyük bir ayrıcalık, ne büyük bir keyfiyet; acıyı, özlemi yaşarken; yüksek mutluluğu içe çekmek.

 

  Seslerin kokusu o kadar ağırdı ki, dayanamadım teknolojinin harika yardımına sığınıp, telefonun tuşlarına dokundum. “ Merhaba amcaoğlu.” Yılmaz şaşkın ve uzak kıtanın diğer ucunda aynı özlemle; Merhaba Güven özledim seni daha gelmeyecek misin?”

—Yılmaz çeltikler nasıl? Her şey yolunda mı?”  “ Yolunda amcaoğlu. Yeni ilaçlama yaptık ama sen daha gelmeyecek misin?

—Bende özledim amcaoğlu. Bedene düşen acılar katmer bağlıyor. Bilirsin ben kin gütmem, pis gurura sarılmam. Ama katmerli olsun benim acılarım ve özlemlerim.”

 

  Hani deriz ya; “Bir yaşıma daha girdim.” diye. Bendeniz de bir yaşına daha girdi. Meğer sesin de seslerin de kokusu oluyormuş.

 


Tıpkı karanfilin, gülün, yaseminin kokuları gibi…

 

 

 
Tuzu kuru kabul edilen, almaktan çok veren; düştüğü yerde bile kültür izleri arayıp bulan insanların tuzu ıslanırsa; kokar mı be dostlar; kokar mı?

 

 

 

                                                                                                                                                  GÜVEN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

20/8/2009

EN BÜYÜK ESNAF BİZİM ESNAF

ALSANCAK-İZMİR

KAMERA; GÜVEN     ALSANCAK-İZMİR

                       Yaşil ve mavi; İzmir'in yaşam felsefesine ne
                kadar yakın değil mi dostlarım. Huzurlu bir
                özgürlük isteyen İzmir Halkı; Her devrin kurnaz
                yöneticilerine "aklın yolu birdir" sözünü hatırlatırlar...



YER İLE GÖK ARASI

KAMERA; GÜVEN        ALSANCAK - İZMİR

                       Anıtın görselliği gün batarken; daha bir,
            gizemli-görkemli hale dünüşüyor.

GELİN ODASI -İZMİR

KAMERA; GÜVEN      ETNOGRAFYA MÜZESİ-İZMİR

                                                GELİN ODASI

                     Burçin Enis Kipman Hanım tarafından hediye
               edilmiş; 19.yy başları gelin odası.

                          Şu çocukların haline bakarmısınz lütfen;
               ne kadar mahcuplar; sanki biz bir şey yapmayacağız
               der gibiler. :)) Rahat ve huzurlu olun çocuklar;
               yapacağınız şey; insana sunulan en güzel geçişlerden
               birisitir. Sizlerin mahcup zamanlarında o iş; çok daha
               özel ve güzeldi, samimiydi...


İZMİR ARKEOLOJİ MÜZESİ ANTİK ÇAĞ SPORCU

KAMERA; GÜVEN   ARKELOJİ MÜZESİ-İZMİR

                               ANTİK ÇAĞ SPORCUSU

           Bir dirhem yağ yok. Sporun harika anlatımı;
         usta ellerin can vermesi ile olur.

           Sanat; sanatçının soylu ellerine, düşünce
         gücüne çok şey borçlu...










EN BÜYÜK ESNAF BİZİM ESNAF

 



 
Esnaflığı ve esnafı severim. Hayata ilk adım attığım yıllarda tanıdım esnaflığın kendine has kokusunu. Küçük bir yurt kantiniydi başımı soktuğum yer. Geceleri açardım, çikolata kokulu küçük işyerini. Kitaplar okurdum öğrencilerin etüt zamanı. Ben de öğrenimin öğrencisiydim, aynı zamanda para ve hayatı kazanırken…

 

  Esnafın sermayesi küçüktür, ama ümitleri büyük. Esnafın rakipleri çok büyüktür, ama onun kalbi büyük… Gelişen dünya ile birlikte dönüşüme girmiş esnaflık; birer birer tarihi oluyorlar. Okuyacağımız kitaplarda, göreceğimiz filmlerde hatırlayacağız; esnafın güler yüzlü komşu sohbetlerini.

 

  Esnaflığın çıraklığını, kalfalığını, ustalığını yapmış bendeniz; bu yüzden esnafa karşı tahammülü zorlar, peşin hüküm vermeden yaklaşırım. Bazen gözünden anlarım, esnaflığın gözünü çıkarmış kişiyi. Bazen de elini ayağını öpmek isterim, esnaflığın hakkını veren insanın…

 

  Gün içinde eve gidip-gelirken alışıla gelmiş rotamın üstünde onlarca esnaf dükkânın arasından geçiyorum. Kimine tanıdık selamlar, kimine meraklı bakışlar yapıyorum. Kendi muhitimde dolaştığım bir gün; günlük yürüyüşüm ve hafif sporum için eşofman almak istedim. Orta halli bir şey olmasını düşündüm. Ne çok pahalı, ne çok ucuz.

 

  Küçük esnaf dükkânları arasında dolanırken, rastladım o küçük adama. Konuşkan ve davetkâr esnaf sıcaklığı içinde buyur etti dükkânına. Tek tek çıkardı eşofmanları. Daha üzerime giymeden, bana yakıştıklarını, çok ucuz ve kalite olduğunu ifade etti. Konuşmasına ara vermiyordu. Bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji ile mallarını tanıtıyordu. Bu işyerine girip, mal almadan çıkan çok az insan olur. Küçük adamın işyeri de küçüktü. Ama uyguladığı esnaf taktiği; oldukça büyük…

 

  Böyle esnaf için nasıl derler; “çenesi oldukça kuvvetli.” Maşallah yani…

 

  O gün tanıştığım ve dükkânına girdiğim esnafın bana oldukça yakıştırdığı, beni çok genç gösterdiği eşofmanı genç bir acemi gibi aldım. Aslında gönlüme yatmadı, ama niye yatmadı o zaman anlayamadım. Büyük bir para ödememiş olmam en büyük tesellimdi.

 

  Çenesi oldukça sağlam olan esnaftan aldığım eşofmanı bir gün sonra günlük yürüyüşümde denedim. O da ne! Esnafın anlata anlata bitiremediği, değerli ve kaliteli eşofmanı içinde doğru dürüst spor yapamadım. İçinde bulunan astarı toplanıyor, büzülüyor, küçük esnafın sıkıştırması gibi sıkıştırıyor insanı. Bedenim isyan etmek istedi. Ve ben bir kez daha gönül işi alış-veriş yapmamanın kurbanı olmuştum.

Aynı kurbanlık hayvanlar gibi baktım boşluğa; öylesine…

 

   Büyük para ödememiş olmanın morali ile ilk ve son kez giydiğim eşofmanı giyilmeyecek eşya yığınları içine kaldırdım. O eşofman o yığınların içinde durduğu sürece; küçük esnafın sağlam çenesini hatırlattığı gibi; benim esnafa karşı olan pasif karakterimi de hatırlatacaktı. Astarı büzülen, rahat etmemi engelleyen eşofmanı bir an önce yok etmeliyim. Atmaya kıyamam. Müsrifliği hiç sevmem. Amortismanı bitmemiş eşyalara; hadi canım sende diyemem; asla diyemem…

 

  Sonunda orta yolu buldum. Yakınım olan ve benim bedenime yakın olan bir akrabaya verdim o güzel ve kaliteli sandığım eşofmanları. İnşallah giydikçe bana dua yerine küfürler etmez. İnşallah içinde bulunan astarı toplandıkça, büzüldükçe, beni hatırlayarak büzülmenin acısını hokkalı laflalar ile desteklemez…

 

  Eşofman kazasından sonra, her gün yakınından geçtiğim küçük adamın dükkânına doğru bakmadım. Hatta onunla göz göze gelirim diye, onun bölgesine girer girmez; başımı ters yöne çevirerek geçtim. Günler, geceleri izledi ve aylar geçti. Eşofman kazası tatlı bir anı gibi unutulmuşlar deposuna kaldırıldı. Ama unutulmayan bir tek şey vardı, küçük ve çenesi sağlam esnaf; beni unutmamıştı. Bir gün yine onun muhitinden geçerken, arkamdan seslendi. Tanrım! Oydu…

 

  Seslenişini duymuyormuş gibi yapsam, çok yakında. Yok, kardeşim benim acelem var deyip yürüyüp gitsem; her gün oradan geçiyorum; eninde sonunda yakayı ele vereceğim. Cesaretimi ve soğukkanlılığımı toplayarak döndüm.

 

  “Buyur” dedim. “Bir dakikanı bana ayırır, işyerine kadar gelir misin.” dedi. Yaklaşık sekiz merdivenle inilen işyerine gittim. Küçük esnafın bol olan kredisi, bir kez daha gidişatı belli olmayan yerin yörüngesine doğru ilerledim. Dükkân aylar öncesinin aynısıydı. Esnafta aylar öncesinin aynı; çenesi kuvvetli esnafıydı. Daha adım atar atmaz;

 

  “Bu tişörtten elimde bir tane kaldı. Sana yakışacağını düşündüm. O yüzden seni çağırdım. Çok kaliteli bir tişört! Sana aldığım fiyattan vereceğim. Zaten bir tane kaldı.” Tanrım, bu esnaf hiç yorulmaz mı? Öylede güzel anlatıyor, allayıp pulluyor ki; boyundan çök öte…

 

  Doğrusu beni düşünmesi, bana yakıştırması ve kaliteli bir ürünü aldığı fiyata sunuyor olmazı; gururumu okşadı. Gururun okşanmasını bilirsiniz; hoştur, güzeldir ve sizi yokuş aşağıya doğru getirir.

 

   “Peki, alalım.” dedim. Esnaf oldukça mutlu! Sanırım satmış olduğu astarı büzüşen eşofmanın diyetini ödemek istedi. Bana ucuza verdi. Üstelikte bana çok yakışacağını, beni çok genç göstereceğini söyledi.

 

  Tişörtü alıp eve geldim. Bu işlerden iyi anlayan Hamide hanıma ; “bak çok ucuza ve kaliteli bir tişört aldım.” der demez; Hamide hanım güldü. “ Niye gülüyorsunuz” dedim.

 

 “Senin ucuza ve kaliteli dediğin tişörtün aynısı pazarda var. Hem de üç paraya.” demez mi?

 

  İşte o an yine kaynar sular aktı başımdan aşağıya doğru. Bendeniz yine küçük esnafın küçük boyunun büyük oyununa gelmiştim. Harika bir tanıtma, onurlandırma söylevinden sonra; pazarda bulunan tişörtü bana üç katına satmıştı.

 



 
Helal olsun küçük esnafımın büyük düşünen, büyük taktiğine. Ben ki, kurnazlığı yaşam biçimi saymayan, ama enayiliğe de kabullenemeyen bir adam olarak; artık o esnafın muhitinden geçmiyorum. Ne olur ne olmaz…

 

                                                                                                                                               GÜVEN

 

 

 

15/8/2009

KOLTUĞUN BÖYLESİ


TOPKAPI SURLARI-İSTANBUL

KAMERA; GÜVEN  TOPKAPI SURLARI-İSTANBUL

                            Şimdi geniş ovaları andıran geniş parkların
                çimen kokularında; tarihin kan ve barut kokularının silinmiş
                olduğu yerdeyiz.

                          Hemen surların yakınında büyüleyici bir güzelliği sunan
               Panaroma Müzesi yükseliyor.

                         Tarihi gerçek ile düş olarak seyreyleyeceğiniz güzel
              bir bölgede keyifli saatler sizi bekliyor.


YENİ CAMİ-İSTANBUL

KAMERA; GÜVEN           YENİ CAMİ-BEYAZIT KULESİ - İSTANBUL

                          Osmanlı İmparatorluğunun söz sahibi olmuş ve tarihe
                 adını yazdırmış kadın sultanları oldu.

                 17.yy ın güçlü kadını Safiye Sultan  (Sofia) bir İtalyandı. Zeki kadın
                 Osmanlı Sarayının gücü içinde, kendi gücünü korumuş ve yüceltmiş.

                       Safiye Sultanın emri ile temelleri atılan Yeni Camii elde olmayan
                nedenler ile yapılamamış ve tam 66 yıl sonra bir başka güçlü
               sultan; Turhan Hatice Sultan (Nadya) tarafından bitirilmiş. 

                    Daha çocuk yaşta Rus siteplerinden kaçırılan Nadya; Osmanlı
               Sarayında büyük patron olmuş, büyük işler yapmış. Ve öldüğünde
              ağlayanı çok olmuş; şimdi koca imparatorluk ne olacak diye...
  
      





KOLTUĞUN BÖYLESİ

 


 
Şehirlerarası yolculukları yapanlar bilir; mola yerlerinin tanıdık, gösterişli siyah masaj koltukları vardır. Bir TL karşılığı hizmet verirler. Nazik ve marifetlidirler. Size ait olan bedenin, sırtına, beline, bacaklarına masaj yaparlar. Oldukça bilgilidirler.

 

  Daha önceki gezilere giderken otobüs firmasının mola yerlerinde faydalanmış, pekte memnun kalmıştım. Bir TL yi atar atmaz; önce bacaklarınızı sıkıyor, sanki sizin kaçmanızı istemeyen birisi gibi; sizi hapsediyor. Ondan sonra sırtınızı ve belinizi rahatlatıyor. Siyah koltukların mekanik kolları, bir başka insanın güçlü ve marifetli kolları gibi geziniyor bedeninizde.

 

  Mekanik ve nazik kollar, sizi rahatsız etmeyen yumruklar atıyor, ovuyor ve bedeninizi sarsıyor. Bu koltuklarla tanıştığım iki yıl öncesi; tamam dedim bu koltuk bana alışkanlık yapacak. Koltuğun bedeninize olan katkısını görür görmez; evimde de olmalı diye düşünüyorsunuz.

 

  Böyle bir koltuğa bütçe ayırsanız bile, evinizin eşya yerleşim planını düşünüp, bu işin olamayacağa karar veriyorsunuz. Çünkü evlerimiz kullanılmayan eşya mezarlıklarına dönmüş durumda. Kocaman ve işe yaramaz bir sürü eşyanın sahiplenicisi ama kullanmayanıyız…

 

  Şehirlerarası çıktığım yolculuklarda verilen mola yerlerinde yakaladığım ilk fırsatta buluştuğum siyah koltuklarla; yine buluştum. Üç siyah koltuk yan yana bekliyordu öylesine. Aslında boş olmalarına şüphelenmem lazımdı. Her zaman dolu olan, bu koltuklar bu sefer boştu. Acaba arızalımıdır diye düşündüm. Değillerdi. Bu işte bir yanlışlık var ama deyip, bir TL yi atıp koltuğa oturdum.

 

  Daha önceki koltukların aynısıydılar. Bir değişiklik yok gibiydi. Daha öncekilerin yaptığı gibi; önce ayaklarımı sıktı, sarmaladı ve beni kaçamayacak duruma getirdi. İnsan kendini hapsedilmiş gibi hissediyor. Neyse sırt ve bel masajı başlayınca rahatlamaya da başladım. Oh be derken; olan oldu. Bacağımı, sırtımı, belimi rahatlatan koltuk; popo ya ellemeye başladı.

 

  “O da ne yahu, çek elini.” diye bağırsam da; önceden programlanış koltuk seni duyar mı? Zaten o da duymadı. Yapacağını yaptı. İnsan bir tuhaf oluyor. Bu işi yapan bir başka insan olsa; vallahi kıyameti koparırız. Koltuğun mekanik kolları, kendi vazifesini yaparken, bendeniz de bu utanmaz durum karışısın da bir gören var mı diye etrafa bakındım. Sanırım düştüğüm bu durumu kimse anlamamıştı.

 

  Bu işte bir yanlışlık olmalı diye düşünürken, koltuk yine alışagelmiş bacak, sırt, bel masajlarını laiğiyle yapıyordu. Herhalde dedim ki, az önceki popo masajı, yanlışlıkla oldu. Bir kez ve çok kısa olmasından ötürü tam affedecekken, yine aynı hareketi yapmaz mı? Bir kez daha kızmış ve daha gür bir sesle;

 


 
“ulan utanmaz, ulan arlanmaz, ulan namussuz koltuk; çek elini.” dedim. Az ötede çay içmekte olan iki bayan; halime bakım gülümsediler. Sanırım işin farkına vardılar. Tabi ki bendeniz daha da utanılacak bir durumda kalmış birisi gibi; kızardım, lafı değiştirip koltukla iyi geçinen birisi gibi sağa-sola bakmaya başladım. Sanki hiçbir şey olmamışçasına, yine birkaç saniye sonra, koltuğumun mekanik kolları; sırt, bel ve bacak masajını daha da iyi yapıyordu. Sanki her seferinde yaptığı utanmazlığın özrünü diler gibi; tüm marifetini en iyi bir şekilde gösteriyordu.

 

 
Bağıra çağıra, siyah koltuğun masaj işlemi bitti. Tam dört kez; utanmazlığı ele alıp, popoma elledi. Olacak iş değil. Bu işte bir yanlışlık olmalı, bu utanmaz koltuğun programı bozulmuş olmalı derken; otobüsümün kalkış saatinin geldiği anons ediliyordu.

 

  Ben kızgın, ben kırgın, ben yüzü kızarmış olarak; koltuğa görüşürüz dedim. Hem de delikanlı gibi görüşürüz. Bir düşmeyen kalkmayan Allah’tır deyip, lahavle çekip, koltuğun utanmazlığını bir kenara bıraktım.

 

  Doğrusu düşünmeden de edemiyordum; bu koltuk huy mu değiştirmişti. Bu koltuğu bu duruma teşvik eden birisi mi olmuştu. Öyle ya, insanoğlunun alışkanlıkları, zevkleri, renkleri tartışılmaz. Ama ne yalan söyleyeyim; zoruma gitti arkadaş. Ben izin mi verdim yani; gel popoma masaj mı yap dedim. Ulan bu güne kadar kimseye elletmemişim, sana mı elleteceğim; seslenişini yaptım ama koltuk duyar mı?

 

  Namuslu görünen namussuz koltuğa teşekkür etmeden ayrıldığıma sevindim. Kendi kendime; “keşke bir de tekme atsaydım, belki huyu tekrar eski haline döner” diye söylendim.

 

  Siyasetçilerin yanlış politikaları, bankacıların kredi faizi altında ki soygunları, işsizlik, emeklinin perişanlığı, çiftçinin kimsesizliği derken; şimdi teknoloji ürünü ithal koltukların bu utanmazlığı bardağı taşıracak gibi.

 

 
Acaba diyorum, koltukta ve onu icat eden batılı devletlerde bir kusur olmayıp, kusur bizde mi? Burnumuzdan kıl aldırmayan ve fazlası ile erkek olan, ağzından küfrü düşürmeyen bizler; kendi kıçımıza dokunulunca; yandım anam telaşına mı düşüyoruz? 

 


 
Hatırlatması benden; siz siz olun, gösterişli ve aynı zamanda siyah olan böyle bir koltuk gördünüz mü; başınıza gelecekleri önceden bilin derim…

 

                                                                                                                                            GÜVEN

12/8/2009

SİGARAMIN DUMANI

YELKENLERİN BÜYÜLÜ DÜNYASI

KAMERA; GÜVEN                       BÜYÜLÜ DÜNYA- TEKİRDAĞ

                     Mavi suların mavi hayalleri ile sınırsız heyecana
         kapılmış küçük adam-kadınlar ; sigaranın yasaklı
        kargaşasından haberleri bile yok.


ŞİMDİ UÇMAK ZAMANI-TEKİRDAĞ IŞKILAR

KAMERA; GÜVEN             UÇUŞ ZAMANI 

                             
                     Ganos (Işıklar) Dağlarının tepesinde uçan bu adam;
        öyle sanıyorum ki, o an; et ve kemikten öte bir şeyler
       hissediyor olmalı.

                    Ulaşılmış haz; aşktan öte veya benzeri duyguları
       yaşatıyormuş; ne tuhaf...Öyle sanıyorum ki, bir birilerine keyif
       veren en uzun aşk; yamaç paraşütü ile yaşanıyordur. :))







SİGARAMIN DUMANI

 

  Sigaranın dumanı tatlı bir zehir doluluğu içerir. Ben diyeyim 10 bin tür zehir, siz deyin 100 bin tür zehir. Çok ilginçtir insanlar önce sağlıklarını kaybederler, kendi güzel ve asil bedenlerini sağlık sınamasından geçirirler; sonra da kaybedilen sağlık adına inanılmaz zahmetli harcamalara girerler. Her şey yapılır ama Atı alan Üsküdar’ı geçtiyse yapılacak bir şey de kalmamıştır.

 

  İtiraf etmeliyi ki bendeniz nikotin bağımlısı değilim. Sırf beyin hücrelerimin test edilmesi adına günde 3–4 adet sigara içiyorum. Öyle ya içebilme adına harika bir sınav veriyorum. Öyle her ikram edileni kabul etmiyorum. Eğriye ve doğruya da sigaranın ince ve tatlı zehrine sarılmıyorum. Bu benim kişisel tercihim elbette.

 

   Sahile yakın bir yerde, rüzgârın dallarını salladığı çınar ağacının altında dumanın ince keyfine bende sarılıyorum. Güzelde oluyor hani; zehrin saldırıları karşısında sağlıklı bedenimin olasıya mücadelesi.

 

Sigara yasağından bu yana toplumsal değişimi her alanda gözlüyorum. Hiç dışarı çıkmamış, güneş yüzü görmemiş insanların kapılar önünde sigara içmesi, birbiriyle konuşması; çok tuhaf. Geçmişin güzel komşuluk sohbetleri, kim derdi ki tatlı bir sagara nefesinin alınası keyfinde hatırlanacak diye?

 

  İnsanlar şaşkın! Çoğu mekânın sigara içmeye uygun açıklığı olmadığı için, kaldırımlar, yollar, parklar sigaranın dumanını keyif içinde çekenlerle dolu. Sosyal patlama buna derler. İncecik ve bin bir çeşit zehri taşıyan sigara yasağı; farkında olmayarak inanılmaz bir sosyal yakınlaşmayı gerçekleştiriyor.

 

  Başbakanın dediğim dedik kanunları öyle bir çıkış yapıp, halkı ensesinden yakalıyor ki, belki de en güzel, en faydalı yasak; sigara yasağı olacaktır. Aynı binada, pasajda kalıpta birbiri ile görüşmeyen insanlar şimdi sigaranın tatlı güzel zehri adına görüşüyorlar. Balkondan balkona komşu sohbetleri yapıyorlar. Kapı önünde sigaranın incecik dumanını savururken, bilinmedik dostlukların kapılarını duman yardımıyla arılıyorlar.

 

  Kahvehanelere sigara yasağından sonra girdiğimde temiz bir hava ile karşılaşıyorum. Sigarasız hayatın insana uzanan keyfi bu olmalı. Ne iyi etti de sayın başbakanımız sigara yasağını tüm kapalı alanlara uyguladı. Hatta bu kapalı alanların uygulaması evlerimize kadar ulaşmalı. Her ev tek tek denetlenmeli. Görün bakın birbiri ile konuşmayan komşular nasıl da sigaranın incecik dumanının bal gibi zehri için konuşacaktır…

 

  Bir kadın sesi yettiğince söyleniyor; “ kim koyduysa bu yasağı, onun boynu devrilir inşallah. Şimdi de sigarayı 10 liraya çıkaracaklarmış?”

 

  Belli ki kahve gözlü, beyaz tenli kadın; iyi bir sigara içicisi! Ve sigara yasağı onu oldukça germiş durumda.

 

  Kahvehaneler, birahaneler durma noktasına geldiği de belli. İçkili bir lokantada, kavun ve peyniri ile birlikte rakısını yudumlayan bir adam; sigarasının ince dumanına sarılamıyorsa; o mekâna gitmeyi tercih etmeyecektir.

 

 Halkını bu kadar düşünen başbakanın, sigaraya bu kadar takması; normalin çok dışında bir duygunun birikmiş saldırısı olmalı. Bir taşla iki kuş birden vuracaklar. Sigara yasağı ile birlikte içkili yerleri de imana getirecekler.

 

  Peki, halkını bu kadar düşünen ve ben karar verdim uygulanacaktır diyerek, iyi bir organizasyon yapmadan uygulanan yasaklar; niye trafik canavarına bir tedbir almayı düşünmüyor? Yılda 5 bin kişinin ölmesi, 10 bin kişinin yaralanması; dikkate değer bir rakam değil mi?

 

  Ya neredeyse toplumda her iki kişiden birinin silah taşıdığı ve her gün cinayetlerin işlendiği ülkemizde; sigaradan önce uygulanacak silah yasağı olsaydı daha iyi olmaz mıydı?

 


 
Diyeceksiniz ki; silah yasağı, trafik yasakları zaten var! Peki, o zaman; ölen ve öldürenler, yasakların soylu toleranslarından mı kaynaklanıyor acaba? 

 


  
İşten eve giderken kolordu caddesinde hiç dışarı çıkmayan esnafın komşuları ile birlikte tavla oyunu içine girdiklerini görüyorum. Bu telaşlı, gürültücü manzara beni mutlu ediyor. Çünkü bu adamlar, sigara yasağından önce burada yoktu. Belki de bir birini tanımıyorlardı.

 

 Anlaşılan o ki, insanoğluna yapılacak her türlü baskı, yasak; kendi sosyal kültürünü, birleşimini oluşturacak.

 

  Yaşasın sigara yasağı; yaşasın selamsız insanların selamı.
 
Balık baştan kokar.

  Yasakları sırf yasak için yaparsan; yasaklar da kendi sosyal adaletini unutulmuş dostluklara çevirir. Daha da üstüne giderseniz, yüksek fiyat uygulayarak çözelim diyorsanız; kaçak tütünü inanılmaz bir telaş içinde hortlatırsınız…

 

  Sigaramın dumanı diye güzel bir şarkı vardı eskilerden;

 

  Sigaramın dumanı da dumanı

  Yoktur şu yârimin imanı da imanı

 

                                                                                                                                            GÜVEN

 

 

 

 

 

 

Kategorilerim




Müziğim