ISIRGAN OTU


YALNIZ EV

Kamera; Güven            Kumbağ- Tekirdağ

                      Yalnız ve sessiz aynı zamanda bakımlı bir mekân

                 İnsan doğa ile mimari ile dostluk kurunca; seyrine
              doyum olmayan güzellikler çıkıyor ortaya...



KİRAZ AĞACI VE MAKANIN UYUMU

Kamera; Güven                         Kiraz Ağacı        


                               Bahar aylarının en erken çiçek açan ağaçlarından
                   birisidir; kiraz ağacı. Beyaz bir gelin gibi yol alır,kırmızı
                   tatlı şifalı meyvelerin soylu güzel ağacı.


KÜÇÜK VE HAYLAZ BİR KİRAZ ÇİÇEĞİ

Kamera; Güven             Küçük Haylaz Kiraz Çiçeği

                         Şu alıma, şu çalıma bakar mısınız lütfen!

                         Büyümüş "adam"  olmuş ta, ben de varım
                     der bize; ben de varım...



Kaya ile denizin dostluğu

Kamera; Güven                  Yeni Köy -  Tekirdağ

                       Kaya ve Denizin dostluğu... Kim bilir kaç zaman
                  önce koptu ve yuvarlandı Ganos tepelerinden...
                 
                      Marmara biraz hırçın bugün! Biraz sevdalı ve
              biraz kavgalı bugün! Tanrı biliyor ya; her yüz yılda bir
              dönüşüm yaptığı suları; ne sınırlar çiziyor, ne ırk ayrımı,
              ne de dinlerin kurtarcılığını savunuyor...
                    Deniz, biz insanlar için var...
              Bitmiş kavgaların tamamlanmış insanları için var...
                    
             

DALYAN

Kamera; Güven               Yeni Köy -Tekirdağ

                                       DALYAN 
             Kitaplarda okurdum Dalyan balıkçılığnı. Deniz ile
         iç içe olmuş küçük bir kulübe olduğnu bilmezdim hevel!

             Sahibi şimdilik yalnız bırakmış, ağların çekildiği
      balıkların sıraya dizildiği küçük kulübeyi... Ve ben,
      kıskanası bir ilgi ile yaklaşıtm tahtaların üstünden
      kulübeye doğru. Esen sert rüzgâr korku ile heyecan
     yoğurdu bedenimin çocukluktan kalan RUHU ile...


ISIRGAN OTU

 

  Bin derde dava olur derler ya; onun gibi, bin parçaya böl; bin derdine şifa bul… Isırgan otu böyle bir ot işte! Bilgi toplumu içinde, uzay yolculuğu gidişlerinde uygarlaşan dünya; onurlandırılmış ölümlere doymuyor. Tıp adamları her gün bir insan kurtarma yolunda ter dökerken, bilim insanları da bir deva olacak bir ilacın peşinde yol alırlar… Birçok ilacın özü de bitkilerden geliyor…

 

  Çocukluğumun neşeli, doğa ile yan yana olduğu yıllarda yöremize gelen Roman vatandaşlarımız gördükleri ısırgan otlarını pas geçmezlerdi. Bizlerin korkudan elleyemediği ısırgan otlarını, büyük bir keyif ile toplarlardı. Zaten ısırgan otu da her yerde ve çok bol olan bitkide değildir. Zaten öyle değil midir, yararlı olan az bulunmaz mı? Çoğul olanın öldürücü baskısı canlar alır, nesiller yok ederken, az bulunan ısırgan otunun da, bin bir devaya iyi geldiğini biliyoruz…

 

  Böbreğinizden, karaciğerinize, akciğerinize kadar neredeyse tüm bedeni etkileyen bir şifa sunumu yapıyor. İster çayını iç, istersen yemeğini, istersen gargarasını yap… Bol oksijen verir. Kirlenen hava sağlarımızın göklere yükseldiği beton şehirlerimizde kansızlık çekenlerde ısırgan çayı içmeliler… Aşırı üşüyenler, kansızlık çekenler ısırgan otu ile tanışsınlar…

 

 Kısa bir zaman önce, ziyaret ettiğimiz Karahalil Köyünün yakınında görmüştük bir gurup ısırgan otunun asil duruşunu. Diğer otlardan, çiçeklerden binlercesi varken; ısırgan otu küçük bir alandan ibaretti. Yüksekçe bir toprağın üstünü kaplamışlar, taptaze yeşillik ile doğayı selamlıyorlardı. Korkusuz bir duruş yapıyorlardı… Onlara dokunacak canlının, salgıladıkları zehrin yanmasına karşı hazır olmaları, cesaret duymaları gerekir. O yüzden, Zeki Bey ne kadar özense de, ısırgan otlarını şifa niyetine sökmeye cesaret edemedi…

 

 

   En ilkel kabilelerden bu yana kullanılan, bin bir dertlere deva veren yüzlerce bitki çeşidi var… Bilim, ilaç sanayine büyük katkılar yaparak, bir sürü bitkinin şifaya giden formülünü sunuyor.

 

  Doğada her bitki inanılmaz bir sorumluluk içinde, dertlere deva olurken; insan, yani bizler de, bin bir dert yaratmanın sanatını yaşıyoruz… Hangi gün eksik kalacak ölüm, öldürme, kaza haberi duymayacağız acaba?

 

  Yol vermedi diye, kurşuna dizilen, sevinç çığlıkları atarken; kurşunlar yağdıran, bizden değilsin diye, delik deşik edilen, saçı uzun ve gelenekler böyle istedi diye boğdurulan insanların diyarında; bizler neyin faydasını sağlıyoruz acaba? İnsanlığa ve diğer canlı hayata nasıl bir üstün katkı içindeyiz?

 

 Ne yönetici halkı, ne halk yöneticiyi bağrına basıp, süreklilik sağlayan sevgi ve hizmetler içinde bulunuyor…

 

  Halkın içinden kopmuş gelmiş valilerimiz, büyük kapılar ardında “ağır adam” oluyorlar… Yüzler gülmemeye doğru yol alıyor… Hâlbuki onlarda insan… Onlar da halkın içinden çıkıp, halkın yollarında yürüdüler. Halkın suyundan, ekmeğinden içip, yediler… Ve şimdi makam arabaları, korumaları ile birlikte halkın dışında kaldılar diye eleştiriliyorlar.

 

  Isırgan otu, hayatta kalmaya çalışırken, varlığını üzerinde bulunan zehirli salgılara borçlu olmalı…

 

  Bilgininin az, bilimin ve sanatın sınırlı olduğu diyarlarımızda; hayatta kalmak için; şüphecilik zehirlerini salgılıyoruz; ısırgan otunun salgıladığı faydalı zehirleri gibi!

 

  Isırgan otu, kendisinde bulunan şifalı zehirleri ile insanlığa binlerce yıldan bu yana kurtarıcı olurken; biz insanların şüpheci zehirleri; hangi insanlığa deva oluyorlar?

 

 

 

  Başbakanımıza 60 milyon dolar değerinde uçak alınmış, ne gereği varmış… Görüyorsunuz dostlarım, ısırgan otu, doğada ve karşılıksız yol alır, şifalar dağıtırken; bizlere de şifa dağıtacak yöneticilerimizin aldığı, jeep, uçak fiyatlarını, markalarını konuşuyoruz…

 

 Ne var bunda? Ne olacak yani? Biz büyük ülke, kalkınmış ülke değil miyiz? Karaoğlan, yerli araca bindi diye hepimiz eleştirmedik mi? Ağır adamlar, ağır jeeplere, uçaklara bineler…

 

 Bizler ne mi olacağız?

 

  Bizler doğanın doğurgan haline güvenip, bize sunulan şifa otlarını, çiçeklerini toplamaya devam edip, bir gün yıldızlardan gelecek “gerçek” kurtarıcıları bekleyeceğiz…

 

 

  Gün ağarmaya başlarken yürüyüş nedeniyle sahile yaklaşıyordum. Ne olduysa o güzel bakımlı ve son model otobüsten inen Yunan vatandaşlarını görünce oldu. Mutluydular dönerken İstanbul’dan. Bir mola adına; çorba ve köfte yiyeceklerdi belki; yanaştıkları sabahçı lokantasında.  

 

  Saniyeler içinde çok yol aldım geçmiş ve bugüne ait irdelemede. Benim komşumdu, büyüdüğüm Meriç nehrinin kıyısındaki Yunan köylüleri. Ve biz; benim çocukluğumda 40 milyonduk ve övünüyorduk. Şimdi 70 milyon ve yine övünüyoruz biz… Yunanlılar hep, aynıydı; yani 9 milyon civarı. Onlar övünmek yerine geziyor, sevişiyor ve hayatın keyfini sanatsal bir oyun içinde yaşıyorlar hâla…

 

  Gün ağarırken ve ben sahil boyuna yaklaşırken, saniyeler içinde bunu düşündüm ve az çalışıp, çok yorulduğumuz ve çok kandırıldığımızı hissettim sessiz irdelememde… Ve aynı sessizlikte küçük bir alanda hayat bulan; bin bir derde deva bulan ısırgan otunu selamladım;

şifa niyetine ZEHİR salgıladı diye…


  Ve ben yine irdeleme yaptım ; şifa dağıtıyoruz derken kendi kendimizi neden;
 zehirleriz diye... 

 

                                                                                                        Güven

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !