HEMŞERİM YOLCULUK NİRE

 

İPSALA OVASI

Kamera; Güven                              İPSALA OVASI


                                       Suyu bol olan ovada neredeyse her şey 
                        yetişir. Bir tek ... yetişmez... Ne diyem ! 

                                       Çok şey borçluyum haylazlığımın harika 
                        güzel yerlerine. Gelmiş geçmiş en büyük haylazı;
                        yani beni yetiştirdi bu diyarlar. 

                                      Geride kalan ruhların bedenlerine; Nineye,
                        Dedeye, Babaya,Kardaşa; bir kaç mütavazı dosta;
                        SELAMLAR OLSUN...
          

YAVRU LEYLEKLER

Kamera; Güven                LEYLEK YAVRULARI


                                     Şimdi kim bilir nerede güneyin hangi baharat kokan
                    diyarlarındadırlar. Bu üç haylaz büyüdüler ve de göç
                    ettiler. 

                                    Şimdi İpsala Ovasının bol balıklı, kurbağalı sulak
                     alanları gözlerinde tütüyordur. .)) 

                                    Bereketli pirinç yiyelim diye atılan zehirlerden 
                       leyleklerde nasibini alıyorlar ya , neyse...
            




 

HEMŞERİM YOLCULUK NİRE

 

   Köhnemiş minibüsün şoförü tıka basa doldurmuş olduğu yolcular ile batıya, balkanlara doğru ilerliyordu. Bende batıya, balkanlara doğru gidiyordum. Doğduğum ve bir süre yaşadığım yerler; gelişmişlik ile gelişmemişliğin inanılmaz çelişkilerini izledim. Bir tarafta en pahalı arabalar burada görülürken, bir tarafta yüzü buruş buruş olmuş insanların yıllardır üstünde taşıdığı eski elbiseler ile gelişmemişliğin buram buram koktuğu diyarlardayım.

 

  Minibüs doluydu dolu olmasına ama benim için durdu. Minibüs şoförlerinin âdetindendir yolda yolcu bırakmazlar. Benim boyuma göre oldukça alçak minibüs içinde durmakta zorlanırken, arka koltukta oturanlar; “Buraya gel hemşerim.” Dediler. Kimi sağa, kimi sola kıpırdadı. Zaten oldukça zayıf yolcular oturuyordu. Benim sığacağım kadar bir yer açıldı. Bedenler bedene, soluklar soluğa karışıyordu.

 

  Köhnemiş minibüs tam anlamıyla paketlenmiş bir koli gibi yol alıyordu. Sanırsınız artık yolcu almaz veya alamaz. Daha bizim kadar yolcu çıksa inanın ağzında diş kalmamış, minibüsüne bir sırdaş gibi yapışmış şoför onları da sığdıracak bir yer bulur.

 

  Sol tarafımda oturan adam daha yeni sarımsak yemiş olmalı. Bin derde deva sarımsağı buralarda severler. Mutlu eder yiyen insanı. Hastalıklara karşı korur. Ama bir de buram buram kokmasa. Bana; “ Hemşerim nerelisin, ne iş yaparsın dediğinde” az ve kesik cevap verişimin baş nedeni de sarımsağın dayanılmaz cazibesiydi.

 

   Minibüste oturanları tek tek gözledim. Sanki daha yeni bitmiş bir savaştan dönen, savaşın kaybetmiş onurlu taraftarlarıydılar. Adamların sakalları çıkmış, kadınlar kadın olduklarını unutmuş bir dağınıklıktaydılar. Ya çocuklar! Sıska bedenleri ve sarı yüzleriyle kurtuluş savaşının çocuklarını andırıyorlardı.

 

  Minibüs yolcuları içinde onlara benzemeyen o diyarlara ait olmayan iki yolcu daha vardı. Hemen önümde oturan küçük bir kız ve genç anneydi. Küçük kıza oldukça iyi davranıyor onun her çocukça sorularına anlamlı ve eğitici cevaplar veriyordu.

 

 Kim di bunlar? Küçük kızın sol eli baştan aşağıya boya içindeydi. Ne güzel çocukça eğlenmesine, bedenini bir tuval gibi kullanmasına izin verilmişti. Oldukça olumlu ve bol seçenekleri olan bir anne olmalıydı. Güzel ve bakımlı bir kadındı. Çocuğunu da çok seviyor olmalıydı.

 

  Hangi anne çocuğunu sevmez ki? Şartları en kötü olduğu zamanlarda bile yavrularını koruyan, kollayan ve onlar için gözünü kırpmadan kim bilir kaç anne sonsuzluğun yolculuğuna çıkmıştır! 

 

  Minibüsün standart olmayan koltuklarına yağlanmış kıçlarımız rahat bir şekilde oturmamış olsa da, batıya doğru ilerliyorduk. Hani yıllardır ilerleyip de bir türlü batılı olamadığımız diyarlara…

 

 Ne büyük bir aldatmacanın kurbanlarıyız bizler. Ne büyük… Hangi yalanların hangi körleşmiş çıkmaz sokağı için yanalım! Ne kendimiz, ne de başkaları olabildik. Ne doğunun baharat kokan acılı diyarlarının insanlığını tanıtabilip sahiplendik, ne de batının ölüm-kalım savaşı içinden çıkarmış olduğu kurnaz-disiplinli medeniyetlerine sarılabildik.

 

  Balkanlara iyice yaklaştık. Az ötemizde büyük ovalar uzanıyor. İpsala’dan Ege Denizine, Ege’den Edirne’ye kadar… Rumeli diyarının en bereketli ovası, ülkemize pirinç üretiyor. Artık gelişmiş ülkelerin gelişmemiş ülkelere hediye ettiği suların, sıtmaların içinden beyaz pirinçler yetiştiriyoruz.

 

  Biraz ileride Meriç kendi yolculuğunu devam ettiriyor. Balkanlardan Ege’ye doğru süzülüyor; yüzyıllardır süzüldüğü gibi…

 

  Suyu bol olan toprakların sulu ve bereketli ovasında yıllardan bu yana pirinç(çeltik) ekiliyor. Kazananın yanında kaybedenin bol olduğu güzel diyarların gizli laneti hep burada duruyor. Kurumuş yüzlerde gülümseme, kendi korkulu manzaralarını oluşturmuş.

 

  Çeltik(pirinç) ekimini bilmeyenlere hatırlatmak isterim! Su içinde yetişen çeltik, ekilmesi ve yetişmesi arasında geçirdiği 5–6 aylık süreçte sürekli ilaçlanıyor. Kurda-kuşa, hastalıklara karşı ilaçlanıyor. Yani, o beyaz taneli pilavın efendisi pirinç, suyun bereketi ve ilacın zehri ile büyüyor. İnsan sağlığına ne kadar ve ne kalıcılıkta etki ediyor; Allaha emanet… Fakat doğaya tam manası ile katliam yapıyor.

 

  Çeltik ekim sahaları yakınında yaşayan milyonlarca canlı, çeltiğe akıtılan zehirler ile ölüyor. İnsanoğlu daha iyi beslensin, daha iyi semirsin diye, elle sayılamayacak, kalple onarılamayacak sayıda hayvan telef oluyor. Ve her ölen hayvan kendi buruk lanetini bırakıyor geride. İşte bu yüzden çeltik ekilen diyarlarda, gülenden fazla gülmeyen vardır. Bu diyarların kendine has kokusu, güzelliği, mutluluğu çeltik ekimi yapılmadığı zamanlarda kaldı… O zamanlar benim de o topraklarda yaşadığım haylaz ve mutlu zamanlardı…

 

 

  Minibüsün içindeki hava sıcaklığı artıyor. Ve yanımdaki adam merakını gidermemiş olarak tekrar soruyor;

 

  “Hemşerim buralımsın?”

—Buralıyım

 

  “ Ne işle meşgulsün? Öğretmen misin?”

—Muhasebe işçiliği yapıyorum

 

   İki işim olduğunu söylemiyorum. Muhasebenin yanında gazeteciliğimi söylesem, iş başka tarafa kayacak. Belki de gazetece dediğin bu köhnemiş minibüste gider mi diye sorgulanacağım…

 

  Bir zamanlar dedelerimizin yaşadığı, onurlandırdığı ve babalarımızın bir fırtına gibi halkçılık rüzgârları estirdiği bu güzel diyarlarda doğudan batıya doğru ilerliyorum.

 


 
Minibüsün her köyü geçerken duruyor ve saçı sakalı uzamış suskun insanları sırayla indiriyor. Balkanlar elimi uzatacağım mesafede. Balkanların hemen berisinde Türk Yunan sınır kapısı duruyor. Meriç Irmağının bir çizgi gibi sınır oluşturduğu sınır kapısı; kimi doğudan batıya, kimi batıdan doğuya insanları kavuşturuyor.

 


 
Ne hazindir ki kültürler kavuşmuyor. Kavuşmak yerine aç ve doymak bilmez kurnaz kültürler doğunun güzelim allı-pullu, duvaklı bakir kültürlerini yutuyor.

 

                                                                                                                                                  Güven

 

 

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !