6/10/2009
GECENİN SESLERİ
Öyle ya gece, sesler için değil; sessizlik için tercih nedenidir. Nedense gecenin seslerine gereken önemi vermez, günün sesleri gibi bizi yoracağını, yıpratacağını düşünürüz… Gecenin sessizliğini değil sesini aramak için kamp ateşini yaktık. Yani sonbahar ayı olan Ekim ayının riskli yağmurlu, bulutlu gününün gecesinde Ganos (Işıklar) Dağlarıyla buluştuk. Tepeler ilkbahar gibi yeşil. Kimse sonbahar ayı deyip, yaprağın, ağacın en kızıl, en sarısını aramasın. Düşen yağmurlar yeşile adeta yeniden ve zamansız yeşerme şansını vermişler. Kamp kültürüne yabancı sayılırken inanmışlığın açlığı ile yaklaştığımız için, küçük ama bizi mutlu eden adımlar atmaya başladık. Kamp Ateşi eşliğinde kamp kültürü yolculuğuna çıkmış üç kişiyiz. Yani çoğalıyoruz. Yunus usta ile çıktığımız yolculuğumuzun devamında Aziz öğretmenin katılımıyla daha da güvenli, renkli ve mutlu dönüşüme başlıyoruz. Gecenin sessizliğini değil, sesini arayanların ilerleyen zamanlarda daha da artacağını sanıyoruz. Kamp kültürü adına gerekli olan eşyalarımız da çoğalmaya devam ediyor. Kampçılığın olmazsa olmazlarından çadırlarımız geldi. Onları kurarken duyduğumuz heyecanı anlatamam. Altı üstü bez parçası olan çadırlar büyük bir maddi değer taşımıyor olsalar da; inanılmaz bir güven maneviyatı yaratıyorlar. İnsanın evi olsa bu kadar sevinir. Sığınacağınız, yatıp hayallere dalacağınız, gecenin seslerine, büyüsüne geçiş yapacağınız bir araç gibi görüyorsunuz çadırınızı. İlk zamanlarda bir uyku tulumuyla yarı göçebe gibi geldiğimiz tepelere şimdi ev sahibi gibi gelmiştik. Çadırımız kuruldu, fenerimiz yakıldı. Gün kararmadan topladığımız, kurumuş, işe yaramayan odunların ateşe dönüşmesi muhteşemdi. Kampımızın ateşi, hayat için, huzur için çıtırtılar ile yükseliyordu. Ne bir orman katlediyor, ne bir evi yakıp, hayalleri, gelecekleri yok ediyordu. Her şey bizim kontrolümüzde ve hiçbir canlı ağaca zarar vermeden topladığımız kuru odunlar ile yüceltiyor, besliyoruz ateşimizi. Kamp çadırları gecenin karanlığını bölen ateşimizin dalgalı ışığı ile daha da heybetli duruyordu. 4 Ekimi 5 Ekime bağlayan günün gecesinde dolunay zamanındayız. Ama ay, utangaç. Ay sevdalı bulutlar ile perdeleniyordu. Ay bulduğu her fırsatı gün aydınlığına çevirdi. Muhteşem görüntüsünü Marmara’nın üzerine yayamasa da, tepelere yaydı. Ayın bulutlar ardından yansıyan aydınlığı bile fenerimizin sönük ışığını gölgelerde bıraktı. Ama fener, geçmişimizdi, ninemiz, dedemiz bizim geçmişimizden özlemimiz, aşklarımızdı. Ve fener kamp ateşinin yanında bulunan küçük bir ağaca asılmış harika bir dosttu. Yunus usta feneri geçmişi anma adına satın almışken, bir şey daha yapmış geçmiş adına. Eskiden çobanların koyunlarına taktıkları çan ve zillerden almış. Gece otlayan koyunların orman içinde kaybolmamaları, gittiği yerleri duymaları için takılan çanlar, ziller; şimdi geçmişi en temiz haliyle hatırlamak için sallanıyordu. Feneri astığımız ağacın hemen yanında bulunan diğer ağacın dalına bağlamış olduğumuz çan ve ziller, rüzgârın her esişinde farklı perdelerden ses veriyorlardı. Tınılar çok hoştu. Yunus usta ile iki yıl önce başlattığımız Ganos (Işıklar) Dağı yolculuğuna Aziz öğretmenin katılması da ayrı bir kazanım oldu bizim için. Hayatının otuz yılını öğretime adayan ve bedenini şiirler, fıkralar ile besleyen Aziz öğretmen iyi bir kamp arkadaşıydı bizim için. Şimdilik iki çadırımız var ama ilk fırsatta üçe çıkacak. Aziz öğretmene söz verdik. Her ne kadar misafirinizin başınızın üstünde yeri olsa da, Aziz öğretmene çadırımın başköşesini ayırsam da, kamp kültürünün en güzel tarafı da, kendi çadırınızın size ait olan köşesine yalnız sizin girmenizin daha iyi olacağıdır. Saatler çoktan gece yarısın geçmişti. Ateşimiz her geçen saat daha fazla kül üretiyor, beslediğimiz odunlar ile yeni ve yeniden göğe yükseliyordu. Yunus usta boş durur mu, akşam yemeği balıklardan önce patlıcan, soğan, patates pişiriyordu yanan odunların közlerinde. Sanırım kamp ateşinin en güzel yanlarından biride közleme işidir. Közlenmiş patlıcanın, patatesin kokusuna saygı duyuyorsunuz. Sımsıcak besinin elinizi yakmasına bir kusur gibi bakmayıp, size bir davet gibi algılıyorsunuz. Fenerimizin zayıf ışığı yalnız kendi önünü aydınlatırken, gecenin görünmez hayvanlarını da görmemizi sağlıyor. Sanki sıraya girmişler gibi, fenerin zayıf ışığının önünden ilk önce siyah bir böcek geçiyor. Çok yavaş ilerliyor. Hiçbir acelesi yok gibi, öylesine güneye doğru yol alıyor. Ve bir peygamberdevesi bir sporcu görünüşüyle selam verip, otların arasında kayboluyor. Ve harika bir kırmızılık ile parıldayan kırkayağı görüyorum. Çok utangaç. Eğer o yöne bakmasaydım fenerin önünden geçişini göremezdim. Birkaç saniyelik geçiş zamanı geride hayali bir kırmızılık, hayranlık ve de acaba korkusu bıraktı. Ama biliyorum ki, doğanın doğal yaratıkları kendi besini, kendi eğlencesinin peşinde. İnsana oldukça uzak ve mesafeliler… Kuru odunlar bir müzisyenin besteleyeceği güzellikte sesler çıkarıyorlar. Ateş geceyi özel kırmızı alevleriyle aydınlatıyor. Bir çakal, karşıki tepelerdeki bir başka çakala ses veriyor. Anlaşılan o ki, kendi aralarında konuşuyorlar. Çekirgeler Ağustos böceklerini kıskandırıcı bir koro eşliğinde şarkılar söylüyorlar. Sanırım gecenin en önemli ses gösterisini hiç ara vermeden onlar yaptılar. Az ötemizde küçük bir domuz sürüsü kendi nafakalarını aramakla meşgul oluyorlar. Anne domuz ve yavrularının ayak sesleri, ateşimizin çıtırtılarıyla gecenin diğer seslerine karışıyor. Bir baykuş ötüyor bende varım dercesine. Ve bir kanat çırpışı tanımlayamadığımız bir kuşun sesiyle bütünleşiyor… Güzel ve eşsiz dünyamızın en önemli sırrı; hareketli oluşu olmalı. Döngü bitmeyen hareketiyle hayat verir, yola devam ederken, dağları oluşturan tepelerin de kendi hareketi, kendi zamanı içinde tekrarlanıyor. Doğal hayatın sunduklarına koşulsuz yaklaşan bizler için doğa sürprizler sunmaya devam ediyordu. Hiç beklemediğiniz bir anda karşı ki tepelerden harika bir ışık gösterisi şimşeğe dönüşüyor, göğün yedi katından gelen sesler, korkutucu olmaktan çok öte, geceyi selamlıyorlardı. Ateşimizi söndürmeyecek, ama küçük otları besleyecek yağmur bulutları su serpiyordu; bedenlerinizin arınmışlığına katkı niyetine… 
Kamera; Güven Ganos (Işıklar) Dağı Tepeleri
Yer ile gök arasında yer değiştiren su buharları;
gizemli bulutları oluşturmuşlardı.
Bir ara Yunus'a "Dostum, şimdi geçmişin ilk
zamanlarında olsaydık, tepelerin ardını bilmeseydik
kim bilir hangi masalları hayal eder, dumanlı tepelerin
kaf dağı hikayelerini oluştururduk." Dedim.
Yunus, güldü. Yunus leb, demeden leblebiyi
çoktan anlamıştı. Kaf Dağı hikayesine girmişti bile:))
Kamera; Güven Fener ve Ziller
Eskiyi hatırlatsın, eski diyarlardan kokular getirsin
diye; bendeniz fener istedim. Yunus'da zilleri almış.
Fener ile ziller geçmişin vazgeçilmez dostudurlar.
Bir ara Yunus'a " Dostum bu fener ile Tekirdağ
sokaklarında gündüz 'adam' ararmıyız."Dedim.
Yunus güldü... Yunus; "Vallahi ararız." ...
Kamera; Güven Aziz Öğretmen
Aziz öğretmenin mutuluğa açılan elleri,
nice üçkağıtçı elden çok öteydi... 
Kamera; Aziz Öğretmen Kamp Ateşi ve Kampçılar
Yunus usta ile Aziz Öğretmene bana bir güzel
anı oluşturma fırsatı verdikleri için minnettarım.
Sürekli askerlik anısı anlatarak yaptığımız
ilaveler ile anılarımızı anı olmaktan çıkartmak yerine
tabi güzelliklerin bedene kazıyacağı kamp anısına ve
tabiatın güzel seslerine minnettarım...
Kamera; Güven KAMP ATEŞİ
Acaba diyorum "Kamp Ateşi" isimli bir dernek
kurup Ganos Dağlarını insanlığa mı tanıtsak :))
Bu güzel diyarlarda kim bilir ne güzel hikayeler
yazılır ve önceki efsanelere karışır...
GECENİN SESLERİ
Günün koşuşturmacısını iş hayatı ile sosyal hayatımız besler. Gün, dolu dulo koşuşturmacalar ile tıka basa doluyorken; “gecenin sesleri” de nereden çıkıyor ortaya!
Algılarım değişime doğru yol alırken, algılamadığım nice değişimlerin varlığına ve belki bir gün bana sunulacağına saygılı ve içten bir teşekkürü sessizce yaptım. Sonsuz göğün evrenin yolcuları olan bizlerin, ne büyük kandırmalarla oyalandığımızın yaşamını; gecenin sesleri içinde kamp ateşini izlerken düşündüm.
Gecenin sesleri, fenerimizin zayıf ışığı ve ışığa hayat veren gazının kokusu, ağacın dalında sallanan çan ve zillerin sesi ve tabiatın bağrındaki diğer canlılar; hiçbir kandırmanın siyasi tarafında değillerdi…
Güven
Konu: Anladım ki, bütün yıldızların karardığı gece sevinçlerin tükendiği yerdir.
Bir kafile geçiyor çölden. Atların yeleleri savruluyor rüzgârda. Süreyya yıldızı toplamış kafilenin düşlerini ve yitik umutlarını baharlara saklamış habersizce. Müneccimler Süreyya yıldızıyla hemhal olurken, kafiledekiler içlerindeki fırtınaları susturmuş olmalı ki, sükût yüreklerine düşmüş. Aşkı süveydalarına çeken kuşların düşleri gecenin rengine boyanmış, gece karanlığa…
Bin `âh`la iniledi dağlar, bin `âh`la aktı pınarlar, `âh`ımdan kan damladı gül yapraklarından, yaralı bülbüller figan etti…
**************
Hoş geldiniz efedim. Umarım ki, yıldızlar hiçbir zaman tükenmez ve
yıldızlar ile beslenen bedenler de son ana kadar umutlarını yaşatırlar.
Düzenleyen BARIS59 gün: 16/10/2009 saat: 15:23
Bağlantı »
Konu: Selam gecenin sesizliğindeki sese
Uzunca bi aradan sonra sizlerleyim yine arada da olsa uğramaya calışcam özlemişim sizleri vede blogumu yokluğumun nedeni biz bir portal açtık bunun sesli blümüde var orda tek kişi müzik çalıyor diğerleri yazışıyor anında sohbet adı altında bu sesli chete ve foruma beyazsesler.com dan ulaşabilirsin istersen ordada çok seviyeli dostlarımız var.beklerim arkadaşım gelirse şayet barış59 olarak gelirsen tanırım seni yada başka isimle gelirsen sen kendini tanıt olurmu?
Çok güzel bi vakit geçirmişsiniz süper ya hep kamp hayalim olmuştur benimde bayıldım Sevgiyle kal arkadaşım...
gelmek istersen şayet benim blogtada adres eylencenin adresi olarak geçiyor ..
wwww.beyazsesler.com
**********
Çok teşekkürler sevgili arkadaşım. Güzel vakit geçirirken iyi dostlara,düzeyli
insanlara da yakın olmak daha da güzel ve hoş...
Saygılarımla
Düzenleyen BARIS59 gün: 10/10/2009 saat: 10:42
Bağlantı »