DELİLİĞİN DAYANILMAZ CAZİBESİ

TEKİRDAĞ ARKEOLOJİ MÜZESİ

Kamera; Güven    Haziran 2009   Tekirdağ Arkeoloji Müzesi

                             Cumhuriyetin hediyesi olan müzelerden birisi.




MÜZE VE ÇOCUK

Kamera ; Güven        Haziran 2009  Doğa Irmak, müze ziyaretinde

                           Tekirdağ Arkeoloji Müzesinin yeşil ile buluşmuş
               bahçesi; boyutlar arası gezinmek adına çok uygun ve
              tenha bir yer. Siz dalmış olduğunuz yerden gezmeye
             çıkmışken; size arkadaşlık eden; çam,gül ve zeytinler var
             sadece...

ANTİK HEYKELCİKLER-TEKİRDAĞ MÜZESİ

Kamera; Güven       Arkeoloji müzesinin antik heyklecikleri.

                           Bizden çok önceleri, bizim bedenimize benzer
                   insanlar tarafından yapıldılar.Küçük heykelcikler
                  canlanacaklarmış gibi...

YEŞİL İLE MAVİNİN BULUŞMASI

Kamera; Güven                        TEKİRDAĞ LİMANI

                              Haziran 2009-  Mavilik bir rüya gibi serilmiş
                          gözler önüne. Yeşil, mavi ile kendi olağan ve doğal
                           dansını yapıyor

KÜÇÜK ASKER

Kamera; Güven    KÜÇÜK ASKER

        Limanımıza gelen savaş ve mayın temizleme
 gemilerini teftiş eden Doğa Irmak; gemilerimize
ve askerlerimize tam not verdi. Ele, bir de bizim
işçiliğimiz ile üretilen savaş gemimizi görünce,
daha da keyif aldı...








DELİLİĞİN DAYANILMAZ CAZİBESİ

 

 

Biz akıllı görünen insanlar “deli” görünen insanlara takılmayı severiz. Her şehrin kendine özel delileri vardır. Bir de “akıllı” görünen gizli delileri… Yıkıcı, tehlikeli deliler varken; yapıcı, sevimli deliler de vardır.

 

  Bu güzel şehrinde kendine has delileri vardır. Şimdi olmayan, aramızdan ayrılmış olan “küp Ali” de bize özel sevimli delilerimizden birisiydi. Dokunmayınca ürkek bir tavşan gibi dolaşırdı adımladığı sokakların amaçsız yolculuğunda. Deliliğin kıymetini bilmediği için; akıllı gibi fantastik bir merakın kurbanı olmuştur Küp Ali…

 

  Şehrimizin sevimli delisi Küp Ali, fantezi şeylere; kadın iç çamaşırlarına meraklıydı. Gördüğü, erişebildiği kadın eşyalarını, gecenin görünmezliğinde kaçırır, kendi dünyasına katardı. Ve bir gece böyle bir fantezi çıkarması yapmak adına tırmandığı ikinci katta, hayata tek bir kurşunla veda etti… Deliydi ama sevimliydi. Ürkek bir tavşan gibi gezerdi, biz akılların gezdiği sokaklarda.

 

  Ve tanımayan, onu sevmeyen yoktur diyebileceğim bir başka delimiz de; Şerif. Arabesk merakı, sinema sevdası en az biz akıllar kadar gelişmiştir. Süslenmeyi, biz akıllılar gibi görünmeyi de oldukça severdi. Kravatlara özel bir ilgisi vardı.

 

  Bu şehirde iki deli, halkın gönül tahtında yer tutmuştur. Bunlardan birisi de Şerif! Gülen yüzlü, iyi huylu olan Şerifi; gençliğimin deli-kanlı yıllarında bir sinemada tanımıştım. Meraklı olduğu, arabesk şarkıların zirve yaptığı yıllarda; Şerif müdüriyette oturuyordu. Bakımlı ve kravatlı haliyle onu müdür sanmıştım. O da öyle gösterimlere meraklıydı. Biz deliliğin cazibesine merak sararken; o da biz akıllıların mertebe merakına tutulmuştu. Kendini sinema sanatçısı gibi; rol içinde zanneder, izlemiş olduğu sinema sanatçısının rolünü bir güzel gösterime sunardı.  

 

  Kimseye zarar vermeyen, biz akıllara güldürün, huzur veren Şerif bir başka akıllı geçinen deli tarafından hırpalanmış. Şimdi hastanede insan içine çıkmaya korkarmış. Öyle ya, akıllı diyarların tehlikeleri çoktur…

 

  Bir başka delimiz ve bizim sevgili muhtarımız Cevat ağabeyimizdir. Değişmeyen fizik yapısı ile sorumsuz ve sorgusuz dolaştığı sokakların sahibidir o! Biz onların rahatlığına, güleç yüzlerine, çılgın hareketlerine güler, eğlenir belki de özenirken; Cevat’ta yine bir akıllı işi olan ve artık çağını dolduran muhtarlığa özenmiş. Sağ olsunlar, onu seven akıllılar ona küçük bir yer vermişler. Küçük bir masası ve sandalyesi ile muhtarlığın tüm azametli görüntüsünü oluşturuyor.

 

  Her sabah işe gelirken, akıllı muhtarlar işe gelmemişken, deli Cevat işinin başında, masasında oturmakta. O ele geçmez koltuğa öyle bir oturuyor ki, biz akıllılardan çok öte… Özeniyor ve bizleri taklit etmeye çalışıyor. Cevat bilmiyor ki, biz akıllılar, gülmeyi unutmuş canlı cenazeler; Cevat gibi deliler sayesinde gülüyoruz. Onların doğallığı, hırçınlığı, fantezi bakışları ile demleniyoruz…

 

  Akıllı olmak zor iş! Doğal süreçlerin delileri, hiçbir şeyin farkında olmadan, kendilerine özel davranışların çocuksu sahiplenmesi ile yaşarlarken; akıl eğitim almış, aklını geliştirmiş biz insanlar; her an doğal olmayan deliliğin taraftarı olabiliriz. Ağır adamlığın, unutulmuş gülmelerinde, anlaşılmayan ezber hayatlarının değişmez debelenmelerinde; akıllı kalmak zor iş! Ve şimdi deli olma zamanı geliyor… Sorumlu olduğumuz ve bir türlü bitiremediğimiz dünya işlerini; geri kalan akıllılara devredip, deliliğin o harika çekim kuvvetine sığınmak; çok özel bir şey olmalı…

 

  Biz akıllara, daha iyi yaşam ve daha kalıcı huzurlar vermek adına, sürekli arayış içinde bulunan filozoflara ne demeli? Erdemi ve soyluluk üzerine kurdukları üstün insan olma öğütlerini bizlere sunarlarken; kendileri deliliğin çok yakınına gelmiş olması; deliliğin dayanılmaz cazibesinden olabilir mi?

 

   Acaba biz akılları daha iyiye, daha erdemli yaşama sokmaya çalışan filozoflar; bu uğurda kendilerini kurban mı sunarlar…

 

  “En büyük ruhlar en büyük erdemler… Kadar en büyür erdemsizlikler de yeteneklidir.” derken Dascartes, biz akıllılara neyin erdemini anlatmaya çalışmıştır?

 

  Garip bir dünyanın geçiş aşamasında bir başka geçişlere yol alıyoruz. Deliler akıllılara özenirken; akıllılar da, deli olma çabaları içinde koşuveriyor dik yokuşlara doğru…

 

                                                                                                                                              GÜVEN

 

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !