6/7/2009
BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ
BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ “ne olur söyle nineciğim bu masal ne kadar uzun.” tabi ki çocukluk zamanların masal ile beslenildiği yıllarındaydık. Bizim halkımızın moral dolu, huzur dolu, ibret dolu massallarıydı o masallar. Bizlerin varlık ile yokluk arasında dolaşan kültürümüzün masalları, tesellisiydi onlar… Üzerinde kaç tane yapıştırma, çiçek, zil ve lamba vardı hatırlamıyorum. İnanılmaz bir gösteri görselliği yaşatırdım mahallenin diğer çocuklarına. Binmek isteyenler, hoyrat kullanımları hatırına; binemez küçük eller, nazik beden ile koruduğum, dost olduğum bisikletime bir Mehmet amca binerdi. O sınırsız bir hak içinde, binme keyfini yaşardı. Çünkü Mehmet amca bisikletin dilinden, halinden anlardı. El marifeti oldukça iyiydi onun. Bir yeri arızalansa, Mehmet amca koşardı bisikletin yardımına. Hoyrat bedenin küstah kullanımını yapmaz, benim gösterdiğim saygıyı, özeni gösterirdi bisikletime. İki oğlan çocuğu muhtemelen üç veya dört yaşlarındalar. Birisin akülü ve gösterişli aracı varken, diğerinin hiç bir şeyi yoktu. Ama o yokluğu akülü ve bol aksesuarlı araca özenti içinde durmuyordu. Belli ki arkadaş olmuşlar ve o gösterişli, çalımlı arabaya aldırmıyordu. O çocuk, aynı yaşta olmalarının eğlencesini, dostluğunu yaşıyordu. Sahil çocuk parkı oldukça neşeliydi sımsıcak ve bol aydınlığın olduğu zamanda. Kalabalık çocuk kümeleri zamanı en hızlı bir şekilde değerlendirip, durmak bilmeyen koşuşturmaca içinde çocuk parkının zeminine basmadık yer bırakmıyorlardı. İki küçük oğlan çocuğu da parkın dolaşıyorlar, tekrar aynı noktaya benim önüme gelip duruyorlardı. Akülü aracında çalımlı bir duruş sergileyen küçük çocuk, diğer çocuğa fiyaka satıyordu. Ama diğer çocuk ne arabanın süslü ve gösterişli olmasına aldırıyor, ne de ona fiyaka ile bakan çocuğa… O yere eğilmiş, park zemininden kopmuş parçaları yerine takmaya çalışıyordu. Küçük çocuğun uzun süren mücadelesi oldukça ilgimi çekti. Eline aldığı parçaları üşünmeden yerine takmaya çalışıyor. Paralel-dikey, alt-üst çeviriyor eninden sonunda parçanın çıktığı yeri buluyordu. Ve her tamamladığı parçadan sonra soylu bir duruş ile soluk alıyor, el becerisinin çözüme dönüşmesine minnet ile bakıyordu. Bol aksesuarlı aracının üstünden fiyaka ile bakan çocuk onun ne yaptığına anlam veremiyor hatta önemsemiyordu. Muhtemelen o yerde olsaydı, park zeminin çıkan parçalarını takmak yerine daha da sökmek olacağının görüntüsünü veriyordu. Park zeminindeki bozulmuş, çıkmış parçaları tek tek yerine koyan çocuk, mimarın eserini bitirmesi gibi rahatladı ve tamamladığı eserine baktı. Uzun bir bakıştı. Alnı terlememişti ama terlemiş farz edip terini ben sildim dokunmadan. Elini öpen, ona teşekkür eden olmadı ama elini öpen ve teşekkür eden ben oldum yine ona hissettirmeden. Küçük oğlan çocuğu belediye görevlilerinin, biz büyük insanların yapacağı buzulmuş zemini tamamlamış, içinde olan olumlu, yapıcı duyguyu gerçeğe dönüştürmüştü. Bu süre içinde, çalım satan, akülü arabasında oturan fiyakalı çocuk; aracının aynasını çıkardı. Belli ki canı sıkılmış, bir şeyleri kırmak, çıkarmak istemişti. İşi bitmiş yerdeki zemini eski haline getirmiş küçük oğlan çocuğu; “bunu niye çıkardın, yerine takmalısın.” dedi. Ve o küçük, o usta eller ile aynayı diğer çocuğun zalimce çıkarıp attığı yere takmaya çalıştı. Ve taktı. Sanki bozulan, yok olan tüm nesnelerin birleştiricisi, yeniden yaşama hizmet etmesi; bu küçük oğlan çocuğundan soruluyordu. Dört yaşlarında olmalıydı. Altın sarısı küçük saçları, büyük bir mimar duruşu olan bedene oldukça yakışıyordu. Alabros kesilmiş saçları önden hafifçe yana yatırılmıştı. Temiz ve bakımlı bir adam olacağı, yıkmak değil de yapmaktan hoşlanacağı bir görüntünün haykırışını yapan bu çocuğa imrenerek baktım. Akülü küçük ve bol aksesuarlı aracı olan ve çalımlı bir duruşu sergileyen çocuğa da dengenin gerekli bozgunculuğu adına öfke duymadan izledim. Zaten birazdan akülü aracın sahibi olan fiyakalı çocuğun annesi de geldi. Belli ki zengin giyiniş ve o da mesafeli bir bedenin hoyrat duruşu içindeydi. Çocuğun fiyakasına da şaşırmadım, yapmaktan çok bozmaya yatkın bol oyuncaktan bıkmış olmasına da… Ve ben Mehmet amcamı neden daha çok sevdiğimi ve kendimin bir parçası gibi koruduğum, kolladığım bisikletimi yalnız ona verdiğimi şimdi daha iyi anladım… Ve bazen tüm olumsuzluklara, çalıp-çırpmalara rağmen hâla bu memleketin batmadığını düşünen arkadaşlara verilecek bir cevabı bulmuş olduğuma da sevindim. 
Kamera; Güven Temmuz 2009 TEKİRDAĞ
Toz,çamur,kir ve ahenksizlik var bu şehirde. Fakat
sessiz ve güzel, gizli köşelerin resmide var,ruhuda.
Kamera; Güven Temmuz 2009 SEN ve BEN
İki güzel insan, yürüyordu şehrin kordon boyunda.
İstanbul'un yedi tepesinden bakar gibi bakıyordum; şehri
Tekirdağ'ın el ele, yürek yüreğe yürüyen başı dik asil
gençlerine.
Kamera; Güven Rakım 289 m. ATHENA TAPINAĞI
Sanki efsane geri döndü. Güneş geri çekerken ışıklarını;
bir telaş,bir büyü sardı orada bulunan insanları. Athena, öfke
duyuyordu sanattan uzak gafil düşmüş insanlara.
Kamera; Güven Athena-Assos-Çanakkele
Ege denizi milyonluk değişimini sessizce yaparken;
insan yapımı sütünlar 2000 yıldır ayakta durmanın
mücadelesini veriyor. Hafiften rüzgar esiyor,saçlar dağılıyor,
etekler dalgalanıyor. Ve insan; kabuslar ile doldurulmuş
yaşamından sevgiye el veriyor.
Kamera; Güven Assos-Antik Liman
Sanki yaşam dondurulmuş ve siz o yaşamın
donmuş tarafının tarifsiz heyecanını anlatmaya
çalışıyorsunuz.
Kamera; Güven Assos'tan Midilli Adasına Bakış
Tam tamına 451 yıl Türklerin ikamet etitği ada;
artık Yunan halkına ait. İnsanlığın bölüp bölüştürmediği
zamanlarda da vardı Middili.O zamanlarda güzeldi, hoştu.
Kamera ; Aziz Bey Çanakkale-Gelibolu - ÖYLESİNE BAKMAK
Durgun bir günün suskun bir saatinde
öylesine bakıyorsunuz. Ne akademik,ne siyasi,
ne sanatsal; öylesine...
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal pire berber iken diye giden masal girişlerini heyecan ile dinler; masalın ne kadar uzun olacağını izah etmesini söylerdik nineme.
Tabiî ki bu yazımda masal anlatmayacağım, masaldan yola çıkıp, gerçeğin harika ibretselliğini kaleme alacağım. Güzel ve güneşli bir günün; iki oğlan çocuğuna hediye ettiği bol ışıklı günün bedenimin üzerinde bıraktığı izi, yazmadan edemedim. Bir şekilde bizi yaz, bizi kâğıda ve insanlığa anlat dediler… Bende bana verilen köşenin onurlu, soylu hatırına bunu yazıyorum…
Bu hikâye iki küçük oğlan çocuğun gerçek hikâyesidir. Muhtemelen yaşları üç veya dört olmalıydı. Birinin akülü küçük ve gösterişli bir motosikleti vardı. Diğerinin dik ve soylu bir duruşu. Belli ki çocuk parkında tanışmış olmalılar. Gösterişli arabası oldukça havalıydı. Her iki tarafında aynaları olan küçük ve akülü araç, beni bile imrendirdi. Bol aksesuarları ile çocuk yaşların özlenen günleri geldi aklıma. Bol aksesuarlı bir bisikletim vardı benimde. Kimselere binmesi için izin vermediğim, ama bir Mehmet amcanın bindiği bisikletim oldukça gösterişliydi hani.
Çünkü bu küçük çocuk gibi nice insan var bu diyarlarda. Bozmak, çalmak, yıkmak yerine; yapmak, yerine koymak, ahlak üretmek ile meşgul; nice insan; sessizliğin hırçın diyarlarında…
GÜVEN
Konu: Selam Olsun
Güzel fotoğraflar ve önemli bir konuda çok güzel yazınız.Doğru tesbit,bu toplum ayakt kalmaya devam edecek.Umudumu kaybetmiyorum.Saygıyla andığım Atilla İlhan'ın dediği gibi maya sağlam.
Selam ve sevgiler.
**********
Kaybetmeyin; hiçbir zaman kaybetmeyin. Zaman kendi sürecini yaşar
ve yaşatırken tiyatronun rolleri her an değişebilir; her an...
İnsanlık acı çekmek ve çektirmekten "uygarlık" adına zevk duyuyor. Sonra da;
ne ağıtlar,ne destanlar yazılıyor akan göz yaşları adına.
Sevgi ve saygılarımla efendim.
Düzenleyen BARIS59 gün: 13/7/2009 saat: 09:04
Bağlantı »
Konu: MERHABA
Yine bugün bloglarda gezeyim diğer günlerdeki gibi, dedim.
Sonra sizlere yorumlar yazayım diye düşündüm.
İlk defa olarak bugün, ANONİM olarak her blogcu arkadaşıma bu yazıyı yollayacağım.
Umarım, beğenirsiniz.
Sizler sayfalarımın vazgeçilmez dostlarısınız. Ve iyi ki varsınız...
***********
Ne iyi etmişsiniz... Saygılarımla efendim
Düzenleyen BARIS59 gün: 13/7/2009 saat: 09:00
Bağlantı »