body oncontextmenu="return false" onselectstart="return false" ondragstart="return false"> MAKALE - BARIŞ'TAN SELAM OLA,SELAM - Blogcu - Sayfa 3



« Önceki | Sonraki »

9/6/2008

SEN ANTUAN ve AKUT

                                     

 

Kamera; Barıs  25 Mayıs 2008  SEN ANTUAN KİLİSESİ

 

Kamera; Barıs 25 Mayıs 2008

        Sen Antuan Kilisesi Bahçesine girdiğinizde başınızı

  arkaya doğru çevirip yukarıya bakınız:

  "Aman Tanrım" manzara sizi davet ediyor.Kıskanası

güzellikler.Saklı mekanlar,saklı dünyalar diyebiliriz.

  

Kamera; Barıs   Bir tarafı İstiklâl Caddesinin gürültülü ve

        renkli tarafına bakarken,bir tarafı Sen Antuan'ın

       sessiz dinginliği içinde kayboluyor.İki ayrı kıtanın,

       iki ayrı dünyanın buluştuğu,bağlantı kuruduğu köprü

      gibi!

 

Kamera; Barıs  25 Mayıs 2008

            Sen Antuan Kilisesi için yapılmış evler: Mimari ve

         çiçekler ile süslenmiş mekanlar.

 

Kamera; Barıs        Ali Nasuh Mahruki

 

Kamera; Barıs      ALİ NASUH MAHRUKİ

 

  

                                              AKUT

 

  Tekirdağ Üniversitesinin ricasını çağrısını kırmayan Ali Nasuh Mahruki şehrimize ve gençlerimize: bilgi, spor, doğa ve insanlık hakkında unutulmayan öğretiler verdi.İşini seven, doğayı seven ve kendini insani değerden uzaklaştırmamış insanların neler yapabildiklerinin kanıtını, örneklerini sundu.

 

  Yıllarca sabredilmiş ve çalışılmış ve yol alınmış çekimlerin kısa filmlerini gösterirken Ali Nasuh Mahruki’nin heyecanlı gururu insani seviyenin üstlerine tırmanıyordu. İnanmış insanın doğruluğunun alçak gönüllü ve erdemli duruşunu sergiliyordu. Sürekli yüksek dağlara çıkmış insanın bakışında, yükseklik ve aldatmaca yoktu.Yükseklerin vazgeçilmezi olmuş bu insan: gerektiğinde depremlerin ve inleyenlerin ve medet umanların dehlizlerine de girmiş, nice hayatlar kurtarmıştır. Bu kurtarıcılığı, birlikteliği kendi üstüne alıp, bir kahraman olmak istemediği de ortada.

  “Bu iş ekip işi” diyor. Tek başına “arama-kurtarma” yapmanın mümkün olmadığını söylüyor.Gönüllü olmanın gerekliliğini ve aldıkları yolun önemini: biz oturmaktan sıkılan insanlara anlattı.

 

   Arama Kurtarmanın gönül işi olduğunu fazlası ile gösterdiler.Halkın gözündeki değerleri güvenirliliği 19 Ağustos Depremi ile gün ışığına çıktı.Kızılay’ın çürümüşlüğü, kokuşmuşluğu ortaya çıkarken, Akut’un taptaze doğuşu seyredildi.

  

 Hayatta hiç tanımadığımız ve hiç görmediğimiz ve bir daha görmeyeceğimiz insanların, acılarının hafifletilmesi ve düştükleri ölümcül durumdan çekip alınmasıdır bizleri mutlu eden. Bir çıkar ilişkisinden çok öte bir isteğin insani gerekliliğidir bu çalışmalar. Milletin gönlündeki yerleri yapılan araştırmalar ile ortaya çıkmıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri ile ayın güvenilirlikte bulunmuş AKUT, bu inanışı da hak etmiştir.

  

 Ağustos 2006 tarihine kadar toplam 320 arama ve kurtarma görevine katılmış, 741 insanın hayatının kurtarılmasında ve normal yaşama döndürülmesinde katkı sağlanmıştır. Son derece çalışkan ve fedakâr gönüllü insan gücü ile devam ederken, ülkemizde eksik gördükleri farklı konularda projeler geliştirmişler. Bunlardan biri de, “AKUT ANADOLUYLA ELELE” projesidir.

  

 Düşünüyorum da, gönüllü yapılan işlerin güvenirliliği ve başarısı ne kadar kalıcı ve duygulu oluyor. İnsanın teknolojiye ve bireyselliğe susamış olduğu bu zamanın yapay kültürleri içende: bize ne güzel de sesleniyorlar. İnsanlığın ölmediğini, bir avuç insanın “bir kucak” insana yardım edeceğinin çıkarsız yaklaşımlarının derin çentiğini atıyorlar.

 

 Nasuh Mahruki sorulan sorulara, detaylı ve içten cevaplar veriyor. Yaşadığı heyecanını sabaha kadar anlatsa bıkmayacağa benziyor. Harcanan emeğin ve heyecanlı isteklerin doğasında var olan paylaşımları çok samimi bir dille anlatıyor. Hayatının bir parçası olan Doğa ve Dağlar ondaki disiplini küçük tebessümler ile anlatıyor. Dağlar yaşamının bir parçası olmuş. Zirvelere Türk Bayrağını ölümcül tehlikeler atlatarak asmış. İzlediğimiz filmlerde ve fotoğraf karelerinde sadece “ harika güzellikler” yoktu. Disiplin, bilgi, ekip ruhu ve çok çalışmanın özel istemesi vardı. Soğuğun, yüksekliklerin, karların, taşların ve zirvelerin dostu olduğunun insani bakışının gösterisi vardı.

  

 Yorgun ve uykulu halimin miskinliğine rağmen filmlerini ve fotoğraflarını imrenerek izledim. Bana düşen küçücük zamanda Mahruki’ye sordum:

 

  —Doğaya dağcılığa yeni başlayacaklara tavsiyelerin ve ekonomik olarak zor bir iş mi?

 

 Mahruki: Bu iş sabır ve zaman işi. İlk önce yürüyüşlerden ve küçük tepelerden başlanmalı. Zamanla kademe kademe çıkılacak dağlar ile daha da zirveler düşünülmeli. Ama iki yıl içinde ben Everest’e çıkmak istiyorum deniyorsa: bu hayalperestlik olur. Çok çalışmak ve sabır etmek gerekiyor. Ekonomik olarak ta, elbette bir bedel ödemek gerekli! Ama büyütüldüğü kadar değil. Zamanla edindiğiniz araçlar ve gerekli olanlar çoğalıyor. Önemli olan, bu işe inanmak ve dağları sevmek. Laf olsun diye yapılacak bir iş değil.

 

—Teşekkür ediyorum Sayın Mahruki.

 

  Kendisine örnek olarak Atatürk’ü aldığını ifade eden Mahruki ile geçen iki saatin farkına bile varmadık. Hayatın sıkıcı isteklerinin eğlenceli bir yaşam biçimine, insani bir doyuruculuğa dönüştürülmesinin gerçek yüzünü görmenin keyfini yaşadık. Tüm çelişkilerin ve aldatmacaların ve yapaylıkların içinde, hâla erdemli insanların var olmasının bilgisine ulaşmak, hastalıklarımızın dermanının bulunuşuna giden yolda önemli bir adım olmalı.

                                                                      BARIS

30 Mayıs 2008

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

27/5/2008

HÜZÜN ve İSYAN

 

 

Kamera; Barıs 25 Mayıs Nuruosmaniye Camii

 

                   Bu eser için,Harika bir yapı diyebilirim.

              Nedendir bilmem ama,gezgincilerin ruhunda kâşiflik olmalı.

             Varolan bir yapıyı hiç bilmeyen ve tanımayan insan için: o yapı

             yoktur.O yapının duruşu,kendini sunuşu ve tarihin kokusunu

             bugüne taşıması duygulandırır insanı.Bu duygulanışta çıkar

             ilişkisi yoktur.Taptaze bir dostluğun yeni başlayan dostluğnun

             tekrar tekrar buluşmaları vardır.

               Bu yapı,bu güzel eser dinlenceni,seyrin harika durağı.Her ay

            uğranıp, hal-hatır sorulsa bıkılmaz.İnanın dostlarım bıkılmaz.

 

 

 

Kamera;Barıs   25 Mayıs 2008  Nuruosmaniye Camii

 

                       Tam tamına; 253 yaşında Yaşlı dosta selam ola,selam

 

 

 

Kamera; Barıs   25 Mayıs 2008  Yaşlı ağaçlar ile küçük çam

                      ağacının kıskanası dostluğnu görmüşem.

 

                        Benide aranıza kabul eder misiniz?

                        Bizler kimseyi red etmeyiz!

                        Samimiysen ve yolun sevgiden geçiyorsa!

                        Lütfen gel ve dolaş bizi.Biz buradayız.

 

                         Sabahın ilk saati,dinginliğin harika bir zamanıda oradaydım.

                         Seyir ve dinlence ve kâşifin yaşayabileceği keşif heyecanı

                         yaşandı. 

 

 

Kamera; Metin     25 Mayıs 2008 Nuruosmaniye'nin Seyri

 

 

 

Kamera; Barıs  25 Mayıs   Nuruosmaniye Bahçesi

 

                        Sessizliğin dinginliğini hissediyor musunuz?

                  Bahçede dolaşan birkaç kedi ve ağaçlarda ki kuşlardan

                  başka bir canlı yok.Gün pazar ve Şehir uyuyor.Uyumayan biz

                  ve Nuruosmaniye.253 yıldan bu yana bekler.Biz yıl 2008

                  tanışma zamanı olduğuna karar veriyoruz.Vade dolmadan,

                  bir dost daha kazanmanın zenginliğini yaşıyoruz.

                     Ne hoş bir duygu.

                  Ayrılırken bir daha görüşememe korkun yok.Senin hakkında ne

                  düşünüyor, ne düşünmüyor korkusu yok.Hani uzattağı el,bizim

                  elimizden çok daha sıcak ve içten.

 

 

Kamera; Metin     25 Mayıs 2008 

 

                              Nuruosmaniye'nin keyfini ve dinlencesini en yüksek

                   huzura dönüştürmek istiyorsanız,muhakkak bir pazar sabahı

                  ve erkenden gidin.Terapi,medi,tedavi,moral,huzur!Hangisini

                  arzu ediyorsanız o vardır.Lütfen alınız.Hangi inanç içinde ve

                  düşüncede olursanız olun.Yeter ki; İSTEYİNİZ.

 

 

                    

                                          HÜZÜN ve İSYAN

 

 

   Düşünen, hatırlayan ve duyguları ile bedensel tepkiler veren insanoğlunun:

Pişmanlıkları “bini bin para” ederken, insani ve ahlaki davranışlar: “isyan” ile yer değiştirir. Konuşmanın,koklaşmanın ve doğru davranışların yakalanması,sürdürülmesi çok zor gibi görünür. Konuşmakta,uzlaşmakta, koklaşmakta insanın yapabileceği davranışların başında gelir.Neden ve Niçinler,Nasıllar konuşmanın ve uzlaşmanın harika yol gösterimine uzanacaktır.

 

 Hüznü,isyana dönüştürmenin,soğuk fırtına biçmenin hasadı çok zor olmalı.İnanın zordur dostlarım,hem de çok zor.Bir özür,bir dinleyiş, bir yorumlama: cehaletin suskunluğu değildir.Bilgisizliğin ezikliği de değildir.

 

   Hüzün, insana yakışan ve insanı daha da insanlaştıran bir duygudur.

   İsyan,ise insana uymayan, yakışmayan pişmanlıkların güçlü sahibidir.Beraberlikler,ilişkiler sürekli olmayabilir.Aksaklık,ayrılık hayatın her anında yaşanabilir.Biz insanların kayıpları, hem maddi, hem de manevi olabilir Hüzün, bu kayıpların kurtarıcı merhemi olabilir. İsyan, duyguların hiç yaşanmamış sayılmasını,yalanlanmasını ve aşağılanmasını savunur. İsyan sahibi, kendi haklılığını, gözü dönmüşlüğünü: tüm riskleri göze olarak uygular.

 

 İsyana sarılan insan,susturulamaz,dindirilemez: aç ve susuzluğunu acılar vererek dindirmek ister.Acılar vermenin, acımasız korkutuculuğu: isyana, el verir, ayak verir.

 

 Zebanileşmiş insan,dünyevi hüznü,sevgiyi, hoşgörüyü ıskalayıp pas geçmiştir. İsyan etmişliğinin yüce sebeplerini: bir, bir sıralar.Sebeplerinin canlılığı, pırıltıları: fokurdamayı taptaze ve dumanı tüterek sunar. Oldukça fazla destek ve destekçi bulur.İsyan edenler çok kalabalıklardır.Tabur, tugay ve ordu haline dönüşmüşlerdir.

 

 Hatırımdan hiç çıkmayan, hüznü, isyan ile karıştırmayan 80 yaşındaki kadını anmadan geçemeyeceğim.

 

  Gazeteci, Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayan yaşlı kadına sorular soruyordu.Her sorduğu sorusuna da cevap alıyordu.Yaşlı Kadın,oğlu ve damadını “at yarışları”nda kaybetmiş.Her yıl düzenli yapılan yarışların riski çok büyük. Sanki binlerce yıl öncesinin heyecanı ve riskleri ve ölümleri paylaşılıyordu. İki tekerlekli küçük arabayı, dört bakımlı ve güçlü at çekiyordu.

 

 Hititler,Asurlular,Romalılar ve Mısırlıların at yarışları düzenlediği bilinmektedir.Homeros M.Ö.9. ya da 8. yüzyılda yazdığı İlyada adlı yapıtında atlı araba yarışlarından söz eder Geçmişi ve uygarlıkları nazikçe selamlayıp, yine yaşlı kadına gelmek istiyorum.

 

 Gazeteci yaşlı kadına soruyor: “ Bu yarışlarda oğlunuz ve damadınızı kaybettiniz. Şimdi de torununuzu hazırlıyorsunuz. Korkmuyor musunuz? Üzülmüyor musunuz? “

 

 Yaşlı kadın,ne bir isyan sarılımı, ne de sahiplenmesi yapıyor.Kendinden emin ve rahat, huzurlu bir tavır ile “ Biz bu yarışlara yıllardır katılırız. Öyle çok mutlu günler yaşadık ki anlatamam. Ama sevdiğim iki insanı kaybettik.Yarışlardaki mutluluğumuz ayrı! Ölen insanlar için duyduğumuz hüzün ayrı şeyler.Güzel günlerimiz bir yana, hüzünlerimiz bir yana… Her Pazar mezarlığa gidip, ölenlere saygımızı yaparız. Ama yaşarken onlarında çok sevdiği yarışlara ara vermeden de hazırlanırız. Sonuna kadar devam edeceğiz.”

 

 Yaşlı kadının,sözlerine,özüne, hüznüne, isyana karşı duruşuna: sarılasıya, bayılasıya kucak açıyorum… Unutkan hafızama görev verip, unutulmayan tarafa yazmalarını istedim.

 

  İsyan ile hüznü, kaybedişleri ayırıp hak edilmiş insanlığı korumaya çalışan ve koruyan, tüm insanların hüznünü öpüyorum.O hüznün gözyaşlarını, alçak gönüllü bilge bakışını selamlıyorum.

 

  İsyana el verenlere ve medet umanlara: pırıltılı,fokurtulu ve korkutucu zenginliklerinde az bulutlu mutluluklar diliyorum.

 

                                                                                                         BARIS

 

16 Mayıs 2008

 

 

 

 

 

 

22/5/2008

SANATIN SANATÇIDAN KAÇIŞI

                   

 

Kamera; Barıs     2008  Ganos Tepelerinden Marmaranın seyri

                              Küçük ada'nın ismi Hayırsız Ada.Taş ve küçük bitkilerden

                         ibaret,ıssız bir ada.Yapayalnız.Kimsesi yok gibi.

                      

                            Sanatçı da iyi yakalamış, iyi çekmiş hani.:))  Övünmek gibi

                        olmasın çok beğenirem.:))

                            İzlediğiniz bu görüntünün yaşını hesaplamaya kalksak,vallah

                         şaşar kalırız.Ben diyeyim,50 milyon,siz deyin 100 milyon yıl.

                         Bu görüntü bizden çok önceleri,yani insanlıkltan çok önceleri

                         hep vardı,hep.

 

 

Kamera; Barıs      Gün Batımı        Kumbağ

 

 

 

 

Kamera; Barıs    Sessizliğin Sesleri

 

 

 

 

Kamera ; Barıs           

 

 

 

                                    SANATIN SANATÇIDAN KAÇIŞI

 

   Sanat ve Sanatçı bütünleşmiş olmanın alın teri,gizemi ve heyecanını yaşarken: “Sanat “ Sanatçıdan neye kaçar.Dillere destan olmuş,anlatılarak bitirilememiş sanat yapıtlarının yaşayan efsaneler haline gelmesinde ki önemi: sanatçının titizliği, zekâsı ve bilgisi ile oluşmuştur. Bizden önce yapılmış mekânların,eserlerin bizden sonra da yaşayacağı bir gerçek Sanatın,sanatçıdan sonra da yaşadığı var olduğu bir gerçek.Onları yapan eller,gözler,kalp, zekâ ve ruhlar çoktan göç etmişken: sanat eserleri var olmaya devam etmektedirler.İşin sırrı ve gizemi nerededir?

 

  Efsane haline gelmiş Taç Mahal 22 yıllık bir uğraştan sonra vücut bulmuş,ölümsüz hale gelmiştir. Taç Mahal’e devasa güzelliği kalıcılığı veren insandır.Mehmet İsa Efendi. Aşk için dikilen en büyük eseri yapma onurunu yaşamıştı.22 yıllık emeğin,terlerin, düşüncelerin akışı: Taç Mahal içindi. Eser tamamlanınca sanatçının olmaktan öte geçmiştir.Sanatçının adını ebedi bir yaşama hapsetse de, sanat eseri, sanatçının olmaktan öte geçmiştir.

 

  Masalların şehri, gizemlerin şehri İstanbul’un yedi tepesinin birisinde yapılmış olan: Süleymaniye’ye ne demeli. Yapımı yedi yıl sürmüş eserin, malzemesi, işçiliği, tasarımı ve usta eller ile yaşam bulması. Mimar Sinan’ın kalfalık eserim dediği harika sanatın,sanatçının ellerinden çıkıp kendi yoluna gitmesi. Kanuni eseri teslim alırken, sanatçının hakkını, iltifatını vermiştir elbet. Ama sanatçının sanatı onda kalmamıştır. Kalamamıştır.

 

  Mimar Sedefkâr Ağa’nın sanatı daha çok konuşulur.Çok izlenir, çok duygulandırır insanı. Sultanahmet Camii. Batılıların “Mavi Camiismini koyduğu sanat eseri. O da bir sanatçının elinden, düşüncelerinden meydana geldi. Öyle ki, 7 yıl gibi bir zaman dilimi içinde, 260 penceresi ile pırıltıların dansını sunan harika eser: dünyaya merhaba dedi. Çinileri ile aydınlığı ile özel tasarımı ile daha çok merhabalar ve hoş geldiler diyecektir.

  Mehmet Ağa,sanatının özelliğine ayrı bir güzellik ve kalıcılık katmak adına, planını kendi çizmiş, duvarları kendi süslemiş, kapıları kendi beğenmişti Sanatkârlığın her yönünü bu sanata aktarmış. Her sanat, eser de olduğu gibi bittikten sonra,” sanat” sanatçısından ayrılmış kendi kalıcılığını sanatçıdan çok öte yaşamıştır.

 

  Fransız yazar Gentille Arditty-Puller “ plaisir d’istanbul” adlı kitabında, romantik çağın en büyük iki piyanisti Liszt ve Thalberg’ le ilgili bir fıkra hatırlatıyor.

  “İstanbul’un en güzel camii hangisidir?”

  “Süleymaniye.”

  “Ya Sultanahmet?”

  “ Ah o mu, o eşsizdir, en güzeldir.”

 

  Michelangelo, ressam olarak, heykeltıraş olarak sanata giden yolda, sanatını ispatlayıp dünyevi kalıcılığa armağan etmiştir.Diğer sanatçılar gibi, uğraşları, zekânın meydana getirdiği sanatı: başkalarına bırakarak, bırakacağını bilerek sanatını yapmıştır.” Kıyamet Günü” resmi yapıldığında Papa 4. Paul’un tepkisini eleştirisini almış, müstehcen bulunup biraz değiştirilmesi istenmiş. Michelangelo’nun Papa 4.Paul’a verdiği cevap; “ Bu küçük bir meseledir. Kolaylık ile düzelebilir. Önce kendisi yaşadığımız dünyayı uygun hale getirsin.” Sanatı, elleri ile zekâsı ile canlandıran sanatçının vere bileceği sanat içerikli bir cevap.

 

Aranası müstehcenlik sanat eserlerinden çok,algılamalarımıza koyduğumuz “kör yasaklar” da aranmalı. Ebedi bir yaşam sunulan: sanat eserleri, yine edebî sanat yaşamı içine bırakılan sanatçının sözleri...

 

  Milyar yaşını çoktan aşmış dünyamızın, milyarlık bedenleri içinde çok özel yer kaplayan özel insanlarının sanatı onlara da kalmıyor.Belki, yüzyıllarca onların ismini hatırlatıyor ama onlardan kopup, sıyrılıp başka ellere, gözlere kucak açıyor.Sanırım bu kaçış, bu yer değiştiriş sanatçıyı da mutlu ediyor.Onun yaşadığı “içsel mutluluğu” hiç kimse paraya çevirip, sadece zorakilik ile meydana getirtemez. Yeter ki sanatçı istemeyi görsün: verilecek insanüstü gayreti verip, ölümsüz eserine özünden çıkardığı ruhu da bırakıverir. Kimi üç paraya, kimi hiçbir maddiyat istemeden teslim eder sanatını.

 

    Goethe, bir çalışmasında sanata giden duyguları ne güzel özetlemiş:

   "Dünyadan kaçmanın ve ona bağlanmanın en güzel yolu sanattır.

  Hatta en mutlu ve mutsuz olduğumuz zamanlarda sanata ihtiyacımız vardır.

  Sanat zor ve iyi olanla uğraşır. Zor olan kolayca ele alınmış, işlenmiş görmek bize imkânsız olanı görme olanağı tanır.

 

  Hedefe yaklaştıkça zorluklarda artar.”

 

  İşte böyle dostlarım, bizim tükettiğimiz ve ürettiğimiz besinler ve ürünler, bizim zamanımız içinde yaşar ve ölürken, sanatçının üretimi kendi zamanının çok ötesine gidiyor.Bizden öncede var olan, bizden sonra da var olabilme özgürlüğüne, şansına ve gücüne sahip oluyor. Sanatçıların eşsiz zekâları ve becerileri sayesinde oluyor.

 

  Sanat, sanatçıdan kaçmaya devam ede dursun: sanatçı da yakalayıp, bu zamanın ötesine armağanlarını yollasın.

  Böyle gelmiş, böyle gideceğe benziyor. Sanat, sanatçıdan hep kaçıyor… Sanatçı da kovalamaya devam ediyor.

  Saygılarımla.

 

 

                                                                                              BARIS

21 Mayıs 2008

  

 

 

 

 

 

 

 

 

19/5/2008

KIYAMET KİLİSESİ

 

 

Kamera; Barıs       17 Mayıs 2008 Kumbağ-Tekirdağ

 

               Kırların vagzgeçilmezi;KIRÇİÇEKLERİ

 

 

 

 

Kamera; Barıs     Kumbağ-Tekirdağ

 

                      Çiçek ve Deniz. Milyonluk dostluğun kavgasız geçen

               nice yılları.Nice nice yıllara diyorum,nice nice...

 

 

Kamera; Barıs   17 Mayıs 2008  Kumbağ

 

                            Kır Çiçeğinin Deniz ve Ada'ya söyleyecekleri olmalı.

                      Eğildim ve dinledim.İnsan olmamızdan çok önceleri

                      buralardaymışlar.Milyonluk dostluğun arasına girmeyin

                      diyorlardı.Bölmeyin,çarpmayın,fiyatlamayın diyorlardı.

 

 

 

Kamera; Barıs         Gün sona erdi.Gelinciğin süzülüşü ondandır.

                            Uyku vakti,gece vakti,dinlence vakti.

 

 

Kamera; Barıs         17 Mayıs  2008   Çiçek Tarlası

                                Hepsi doğal ve el değmemiş.Çünkü; bizlere

                             göre; Onlar para yapmayan cinsten.İyi ki para

                             etmiyorlar.İyi ki varlar,iyi ki...

 

 

 

                                                  KIYAMET KİLİSESİ

 

  Beklenesi kıyamet,bekleye dursun günlük yaşam içinde kopardığımız küçük kıyametlerin,bir yenisi de “Kıyamet Kilisesi’nde koptu.Bu bir tufan-yok oluş-hesap zamanı değil ama ibretin ta kendisi.Tanrıyı her an hisseden bizlerden daha yakın sandığımız:”Din Adamları” kopardıkları harika kıyametlerini tüm dünyaya gösterdiler.Onlara ne demeli bilmek ki; Alkış mı yapsak,onlar da insan: olur böyle şeyler mi desek!

 

 Kudüs’te Hz İsa’nın mezarının bulunduğuna inanılan ve Hıristiyan âleminin,en kutsal yerlerinden biri olan,”Kıyamet Kilisesi”nde Yunan ve Ermeni Ortodoks din adamlarının başlattığı kavgaya cemaatlerde karışınca,kilise içinde ve havlusunda tekme ve yumruklar havada uçuştu.Palmiye dalları ile birbirine vurdular.İki tarafın cemaat mensuplarını ayırmak için, İsrailli güvenlik kuvvetleri müdahale etmek zorunda kalmış.

 

  Tanrı adına kurulan,”Kıyamet Kilisesi”nde Kıyamet koparmak, din adamları ve cemaatlere kısmet oldu. Acaba kopan küçük kıyametler,büyük kıyametin habercisi mi? Bizlere bir mesaj mı verir?

 

  Yunan ve Ermeni Papazları Cemaatler arasındaki kavga,Ermeni Ortodoks Kilisesi’ne mensup bir rahibin,Yunan Ortodoks Kilisesi bir rahibi, Hz. İsa’nın mezarının olduğu sanılan bölmede fazla kaldığı gerekçesiyle tartaklaması üzerine patlak vermiş.

 

  Sükûnetin ve inanmışlığın Tanrı’ya yaklaşmanın,sade ve güçlü duygular taşıdığımız ibadethanelerin içinde dinginlik ararken, fırtınayı bulmak ve davet etmek buna denir.

 

 Rahipler böyle yaparsa,cemaatler ne yapmaz ki! “ beşer- şaşar” misali “Kıyamet Kilisesi” kendi kıyametini oluşturuyor.

  Palmiye dalları ve tekme tokatlardan ibaret olan:”küçük kıyamet” daha fazla büyümeden önlendi.

 

  Dilediğim o dur ki; Kıyamete giden yolda,birikmiş ve birikecek: gazların,açlıkların böyle “küçük kıyametler” ile ödenmesi. Bizler oluşan kıyametlere ,”ahkâm keserken” kalem ile yazarken, çizerken içimizde yaşadığımız ve saklı tuttuğumuz kıyametlere ne diyelim!

 

 Vade sonu gelmeden, kıyametlerin korkusunu paranoyalara yüklemeden de yaşamanın güzel sırlarını, çok basit olanaklar ile yakalamanın ve de KIYAMETSİZ YAŞAMANIN keyfini çıkaralım diyorum. Biliyorum ki,bu isteğim ve bu dileğim: mavisi bol, yeşili bol dünyamızda mümkün değil.Masalımsı dünyaların hayallerinde, sisli dağların ardında bir yerde saklı olmalı.

  Acaba diyorum; Bize kıyameti hatırlatanlar ve bildirenler,dünyevi kıyametlerin sonsuz bir başlangıcını mı tetiklediler.Yoksa hatırlatma ve söylemler, yaşanan kıyametlerin dozajını, yaşını  daha aza mı indirdi?

 

  Az tekme, az tokat ve yeşil palmiyelerden oluşmuş ve oluşacak ,”minik” kıyametlerin keyfini çıkaralım.Bu sanatsal gösterileri alkışlayalım efendim, alkışlayalım…

 

                                                                                                                   BARIS

23 Nisan 2008      

16/5/2008

TEBESSÜM

 

 

 

Kamera;Barıs        2008      TEKİRDAĞ MÜZESİ

 

                                       İ.Ö.490 Antika Kırmızı Figür  

                        Homeros'un İlyada'sının 24.bölümünde Troyo Kralı

                     Primamos'un oğlu Hektor'un cenazesini kurtarmasını anlatıyor.           

 

 

 

 

Kamera; Barıs       2008   Tekirdağ Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi

                                  Tekirdağ Yöresi El işi,Göz Nurları

                              Kimbilir ne emeklerin hayaleri ile birleştiler.

 

 

 

Kamera; Barıs            Tekirdağ Müzesi   2008

 

                         19.yy başları Tekirdağ yöresi oturma odası

                 Tanrım,şimdiki devasa eşyaların sıkışıklığını düşündükçe

                 yaşamın nasıl da çekilmez ve sıkıcı olduğnu anlıyorsunuz.

                   Sadelik ve doğallık : Huzur ve huzur...

 

 

Kamera; Barıs          Tekirdağ Müzesi       2008 19.yy başları

 

                      Oturma odasından bize yansıyan huzur ve keyfi

             hissediyor musunuz? Lütfen,şu keyfe bakar mısınız.

 

                Mutlu ve huzurlu olmak için,kaç parça eşyaları vardı!

            Saymaya kalksak,20 parçayı geçmez.Ya şimdi!

 

 

 

Kamera; Zeki Ağabey       Arkeoloji Müzesi arka bahçesi 

 

                                 Bir çay içimi ve sessiz bir sohbetin akışı için

                               muhakkak uğrayınız.

 

 

 

Kamera; Barıs     2008   Müzenin en güzel eserlerinden birisi

 

 

 

 

                                                 TEBESSÜM

 

İnsan oğlu bir garip olur bazen.En umulmadık zaman içinde gülümser doyasıya.Sık gittiğim dükkanlardan biridir Ali’nin yeri.Çevirme piliç’in tadı,Ali’nin ellerinde: lezzet ve albeni kazanır.Ali Usta boş durmayan titizliğinde gezinir dükkanında.Aklı da meşgul eli de.

 

 Ateş yanar,piliçler döner ve Ali Usta gözlemler onları bir bir.

Beyinsel nöronların karışık olduğu   bir hafta;   “Hoş geldin Mustafa ağabey” 

dedi.Ses çıkarmadım.”Mustafa ağabey”  olmadığım halde, Mustafa gibi davrandım.

Ali Usta’nın karışık nöronları için “Mustafa” oldum.Pişmiş piliç’i alıp evime gittim.

 

 İzleyen günlerde yine uğradım Ali Usta’ya: “Mustafa ağabey,hoş geldin.” Yine ses çıkarmadım. Pilicimi “Mustafa” olarak aldım.Dükkandan ayrılırken:

  “iyi akşamlar Mustafa ağabey” seslenişi ili uğurlandım.”Güven” olarak girdiğim yerden “ Mustafa “ olarak çıktım.

  Mustafa,güzel bir isim.Ama,Güven’de güzel bir isim.Az bilinen, pek bellenemeyen zamanlarda: “Mustafa-Güvenç” ve başka isimlere sıkça dönüşüyor.

 

  Belli ki Ali Usta’nın nöronları karıştı.Güven yerine Mustafa diye yazıldı.İzleyen günlerde yine gittim.Ali Usta iş başında.Ateşin ve piliçlerinin karşısında yüzü gülümser vaziyette: “Mustafa ağabey” der demez, “Mustafa” değil dedim.”Güven” Biraz mahcup, biraz tebessüm göstererek: “ özür dilerim Güven ağabey

  Önemli değil ustam.Mustafa da güzel isim.Senin için ismime Mustafa’yı da ekleyeceğim. Gülüştük, içten ve huzurlu gülüşlerden…

 

 O gün bu gün,dükkana her gidişimde ben ona bakar ve gülümserken,Ali Usta da mahcup gülümseyişini yapar.Beynine yazılmış Mustafa’yı silmek için,üzerine basa basa “Güven ağabey, hoş geldin” der.

  “Ne yapayım ağabey 15 saat çalışıyorum.İsimlerde böyle karışıyor.”

 

“Takma kafana Ali Usta.Nedendir bilmem ama:Mustafa’ya teşekkür etmek gelir içimden.”

  O günden sonra Mustafa ismine güler, tebessüm gösteririz.Ali Usta’nın dükkanından ayrılırken, Güven’in yanına Mustafa’yı da alır: “Güven Mustafa” olarak giderim.Gün sonu yoğunluk ne olursa olsun,”Mustafa” için gülümseriz.İçimiz bir başka olur.Belki biraz çocuk belki de birazcık haylazlaşmış çocukların rolünü benimseriz.

 

 İnsan ne garip oluyor bazen.Onca curcuna içinde, mizah içinde kaybolmuş, eskimiş hâl hissediyorken, hiç umulmadık tanımadık “Mustafa” için gülümsüyorsun.Hem de uzun uzun…

 

Ali Usta arkamdan sesleniyor: “Hoşça kal Güven ağabey” ben yine “Mustafa “olarak gülümsüyor, karanlığı aydınlatan ışıkların içinde ilerliyorum.

 

                                                                                                             BARIS

14 mayıs 2008

13/5/2008

GEZİNTİ

 

 

 

Kamera; Barıs   11 mayıs 2008

                                            TAKLA ATAN ÇOÇUK

 

                   O takla attı,bendeniz seyretti.Öyle güzel dönüyor ki,

            seyredildiğinin keyfini o da yaşadı.Yanından ayrılırken,

            soluk soluğa kalmıştı.Teşekkür ettim,seyrin keyfine doğru.

 

 

 

Kamera; Barıs          Harika bir iş çıkardı,harika.

                             Eğlence buna denir.Lütfen,bakar mısınız.

 

 

 

                                                           GEZİNTİ

 

  Hızla doldurulan dolgu sahaların park oluşumu  içinde yürüyorum.Doğalın,doğal hayatın :Doğal olmayan dolduruşları içinde…Denizin bir gün geri alacağı ve tekrar denizin olacak,toprak parçası üzerinde yürüyorum.Yakaladığım kareleri fotoğrafa dönüştürüyorum.

 

Uçurtma uçuran küçük çocuğun gemileri seyredişini görüyorum.Çimenlerin üstünde piknik yapan: Kadınlar,çocuklar ve erkekler görüyorum.

 

 Bir başka dünyanın bir başka dünyada olan misafiri gibi dolaşıyorum.Bazen yakıcı olan güneş: bulutların ardına girip denge sağlıyor gibi.İğde ağaçları baş döndürücü kokuların efsanevi sunumlarını yapıyorlar.Güller,kimi utangaç,kimi çekici ve arsız.Sokak köpeklerinin en mutlu olduğu zaman.Atılan ve kalan yiyecekler,nice canlıların varlık ve devamlılık kaynağı olacak.

 

 Şair ne güzel ifade buyurmuşlar:

 

 “Ne kadar kalabalık bir yalnızlığa sahibiz.

  Ne yana dönsek kendimize çarpıyoruz.

   Kendi yıldızlarıyla çoğalan karanlık kainat gibi uzak şimdi dünya, iğde, limon, hanımeli ve gül kokuları ile bezenmiş tehlikeli yalnızlığımızda geçmişimizde geleceğimiz kadar muğlak ve meçhul gözüküyor.

  Hatalarımızı ve pişmanlıklarımızı çıkarsak geriye ne kalır.”

 

  Atlı karınca küçük bedenleri eğlendiriyor.Bazı büyüklerde çocukları tutmak adına, çocuk oluyorlar.Çarpışan oto’lar yine en çekici ve gürültülü heyecanı yaşatıyorlar.Çekirdek yiyiciler,her metre karenin haklarını vermişe benziyorlar.Salıncaklar,bir ileri, bir geri gitmenin çocukça gülüşlerini yapıyorlar.

 

 Baş dönüyor, gönül kayıyor ve zaman duruyor.Dünyevi ikramların hiçbir baş döndürücülüğü davetkar görünmüyor.

  Ben,kimi yürüyorum, kimi fotoğraf çekiyor kimi, fotoğrafın kendi oluyorum.Çocuklar koşuyor ve çocuklar takla atıyor oyun adına ayrılmış sünger yatakların üstünde.

  Ben, bir yabancının ve başka bir dünyanın sorumsuz bir insanı gibi geziyorum:

 

  Ne, borç-alacak

  Ne, aç-tok

  Ne, aşk - nefret

 

 Ulaşılmış,sarmalın bedensel garipliği içindeyim.Her şeyden ayrı ve soyutlanmış,bu zamanın kendi zamanını durdurmuş canlılığı içinde: yürüyor ve geziyorum…

 

  İnsan düşünmeden edemiyor.Tüm korkuların ve korkuttuklarımızın kaybedişe endeksli gereksinimlerin düşüncesi olduğunu.İnsan, hükmedici ve sahiplenici duyguların esareti altında, belki her gün : intihar ediyor.Dayanılmaz eziyetlerin intiharı:gülüşlerden ve sevişlerden çok öte…

 

11 mayıs 2008   

  

 

 

Kamera; Barıs     Luna Park güneşli günün davetini yapıyor.

                           Çocuklar eğlendi,ben seyrettim.Her iki tarafta

                           memnun du.

 

 

Kamera;  Barıs              Çarpışan Otolar ağzımı sulandırmıştır.:))

                          Müzik ve çarpışmanın harika heyecanı.

                          Buna deşarj olmak denir.Çarpışın çocuklar,çarpışın

 

 

Kamera;Barıs     Atlı karınca dönüyor,dönüyor...

                       Çocukları tutmak adına,dönmek ne güzel...

 

 

Kamera; Barıs     11 mayıs 2008   Tekirdağ-Marmara Denizi

                        Küçük yelkenciler uğraşın ve öğrenimin ilk

                   heyecanlarını yaşıyor olmalılar.

                       Onlar denizde,ben karada.Bir gün daha büyük teknemin

                  olma hayalini kurmuşam.:)) Hayal bedava değil mi?

 

 

Kamera; Barıs                   11 mayıs  2008  Tekirdağ

 

                                             YAŞAM ve ÖLÜM 

                                            

 

 

Kamera; Barıs                     

                                  Pamuk helvaya kim, hayır der!

                                Bir de elleri yapış yapış yapmasa.:)) 

 

 

 

 

 

10/5/2008

HAYRİYE HANIM İLE MUSTAFA BEY

 

 

 

Kameray; Barıs      2008

                         TEKİRDAĞ ARKEOLOJİ ve ETNOĞRAFYA

                                                  MÜZESİ   

 

 

 

 

Kamera; Barıs      2008  

                         Eski Tekirdağ Evleri.Ahşap ve doğallık ve komşuluk

                         ilişkilerinin tertemiz olduğu zamanlar.

                          Şimdi mi? Şimdi...Komşuluk lüks hale geldi,lüks.

 

 

 

Kamera; Barıs         2008          KÜÇÜK HANIMEFENDİ

 

                         Hastane çalışanı annesine yardım etmeye gelmiş olmalı.:))

 

                          Laf aramızda bu güzel bayan,Doğa Irmağın Kreş arkadaşı.

                          Selam ola güzel ve şirin bayan,selam ola.

 

 

Kamera; Barıs      2008    Goncanın güzelliği güle dönüşmüş ve

                                 dönüşecek özelliğine bakar mısızız lütfen...

 

 

 

Kamera; Barıs         2008       Tekirdağ Hastanesi

                                    Saatler gece yarısın çoktan geçmiş.Bir saat sonra

                              ezan okunacak.Beden yorgun.Beden bitkin.

                              Şimdi uyku zamanı.Lütfeen Sessiz Olur musunuz.

                              Rahatsız etmemek adına,flaş bile kullanmadım.Ne olur

                              ne olmaz yani...

 

 

                              HAYRİYE HANIM İLE MUSTAFA BEY

 

  80 yaşını geride bırakmış iki insanın iki çınarın altmış yıllık beraberliğin,son dört yılının küs olmuş, ayrı kalmış hikayesidir.Hayriye Hanım seksenini geride bırakırken , vücuda yaşlılık adına , yaşlanma adına hiçbir olumsuzluk yüklememişe benziyor.Tek derdi kiloları.Yüzü oldukça bakımlı ve temiz.Ne bir kırışıklık ne bir çöküntünün yaşlı buruşuk hali var.Hani derler ya;

 “güldükçe güller açılır “ diye.

  Hayriye Hanım’ın gülüşü bir başka hoşluğun kıskanası bakışlarını anlatıyor.

Mustafa Bey , Hayriye Hanım’dan geri kalacak hali yok ya! O da gençlere inat, doğanın var oluştan, yok oluşuna gidişinin alışılmış yaşlı eğikliğine inat; Dimdik yürüyor.Ne duymalarında, ne görmelerinde, ne de bedenlerinde bir kusur var.Bedenin hızla yaşlanmasını en ağıra almışa benziyorlar.Hayatları boyunca toprağın bereketine, işlenişine ve doğallığına sığınmış iki insan:son dört yılın çaresizliğinin küslüğe bürünmüşlerdi.

 

Bayramdan bayrama dolaşır,Hayriye Hanım’ın kolonyasını alır, tatlısın yerim.Mustafa Bey’in ağır başlı sorularına ve cevaplarına ilgi ile kulak kesilirim.Ama ne olduysa dört yıl önce oldu.Dört yıldan bu yana,onları aynı odada,aynı sofrada ve aynı sofada göremedim. Hayriye Hanım yıllarca peki bey, peki Mustafa demenin ağır başlı birlikteliğini yapmışken: bu sefer masaya yumruğu vuruyordu.İlk ve son kez vurulan bir yumruk.

 

“Yaptığın doğru değil Mustafa” diyor , başka şey söylemiyordu.Mustafa Bey’in başı yere eğiliyor idea ile algılanan , Hayriye Hanımı tatmin eden bir açıklama yapamıyordu.

 

“Mustafa, yaptığın doğru değil.” Mustafa Bey , yine sessiz hep sessiz.Ayların ve yılların izlediği sessizlik : kardeş akrabaları da ikiye bölüyor, genç yeğenleri de, vahşi doğanın ayrılığı gibi sınıflıyordu.İdea ile algılanıp kavranılacak adil bir çözüme ulaşılacak mesele: kendi çözümsüzlüğünü ve küslüğünü sonuna kadar ilan ediyordu.

 

 Neydi seksen yaşını geçmiş Hayriye Hanımı altmış yıldan bu yana baş koyduğu yastıktan öte iten, neydi?

 

 Mustafa Bey,elinde bulunan mülkleri gizlice oğlunun  oğluna; yani torunun unun üstüne bildirmiş.Yani genç yaşta olan “ERKEK” torununa bir servet bırakmıştı.Hani alışıla gelmiş nedenlerden dolayı; “ERKEK “ torunun onları bakması adına veren veya bağışlanan “büyük rüşvet” verilmişti. Mustafa Bey’in kızının çocukları : torun sayılırken, torunun rüşvetine ulaşamamanın ezik – büzüklüğünü yaşamıştı. Erkek olmanın erkekçe mirası ,dolaylı yollardan “ERKEÇE” el değiştirmişti.Mustafa Bey’in kızının, oğlan ve kız  çocuğunun okumuş, üniversite bitirmiş ve saygın bir yere gelmiş olmasının gelenekler önünde hiçbir hükmü ve kredisi yoktu.Gelenekler tüm çürümüşlüğüne ve adaletsizliğine rağmen yürür, Mustafa Bey tarafından da benimsenirken, devreye Hayriye Hanım girmiştir.

 

Mustafa bu yanlışı derhal değiştir” sözünü dualardan fazla tekrarlamıştır.Hayatın rengi , karakteri ve isimleri değişirken, Mustafa Bey ile Hayriye Hanımın niyetleri değişmemiş, yalnızlığın ve küs olmayı kabullenmişlerdi.Büyük bahçeli, bol odalı evlerinde, ayrı yönlere, ayrı odalara ve sofalara sığınmışlardı.Tıpkı ayrı çocukların, ayrılmış küs torunları gibi…

 

Tıpkı doğunun kan davasının acımasız ayrılıkları gibi… Tıpkı Rumeli’nin Avrupalaşmış kültürünü tanıyan insanların, kısır döngü içerisinde mirasın “erkekçe paylaşımın lanetlenmiş adaleti gibi…”

 

 Altmış yılı birlikte paylaşan Mustafa Bey ile Hayriye Hanım,aynı bahçenin farklı odalarını, mart ayının son gününün akşamına kadar taşımışlardı.Mustafa Bey’in sessiz kalışının bir anlamı ve anlatımı olmalıydı.Duygular ve alışkanlıklar ile boyun eğilen hatanın, akıl ile kabul edilemeyişin ve açıklanamayışın sessizliği… Bu sessizliğin dünyevi sonu, mart ayının son akşamı sonlandırmış uzaysal sessizliğe doğru açılım yapmıştı.Mustafa Bey’in seksen yıldan fazla çalışmış kalbi ,Mustafa Bey’in sessizliğine ayak uydurup, dünyevi çalışmayı sonsuz bir şekilde sonlandırmıştır…

 

Güle güle Mustafa Bey, güle güle… Her ne kadar kabullenilemez bir davranışın çürümüş tarafında olsan dahi, senin iyi olman ve sevilmen yok sayılamaz.Senin çalışkanlığın, nezaketin ve meşguliyet içindeki efendiliğin iz bırakmadı denilemez…

 

Hayriye Hanım,sana küçük ve dar ortamların iğrenç oluşumlarının sözleri çok söylenecek!

Kimi;

  “ adam senin yüzünden gitti- yaptığını beğendin mi-şimdi yalnızlığın ile beraber kal.” gibi bir sürü söz söyleyecek.

 

Hayriye Hanım,bilesin ki, kaldırdığın elin,oluşturduğu yumruk ve çıkardığı ses :

 ideanın erişebileceği doğrulukta bir ses, bilesin…

 

                                                                                                           BARIS

30 mart 2008

8/5/2008

TEKE ZORTLATMASI

 

 

Kamera; Barıs   

                        2008   Tekirdağ Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi

 

 

 

 

Kamera; Barıs  

                  2008  Arkeoloji Müzesi arka bahçesi.

              Binlerce yıllık tarihi objeleri gezip tarihin yorgun

              geçmişine indikten sonra:bugünün arka bahçesine

              inip,dinlencenin farkına da varmalı.

 

 

 

Kamera;Barıs  2008 Arkeloji ve Etnoğrafya Müzesi

 

                          Sessiz bir dinginliği arzu edenlerin uğrayacağı

                          bahçe.Bir çay ve sigaranın keyfi:huzurlu bir

                          iç geçiş ile sürüyor.(cigara sağlığa zararlıdır)

 

 

 

Kamera; Barıs    3 Mayıs 2008 Müzenin Gülleri(bugüne aitler)

 

 

                                              TEKE ZORTLATMASI

 

   TRT 1’de yayınlanan “Altın Adımlar” adlı folklor yarışması, geçtiğimiz günlerde dördüncü bölümü ile yayınlandı.Programda iki farklı ekip,Burdur yöresinin “Teke Zortlatması” adlı halk oyununu oynadı.Oyunun yaşlı bir tekenin genç keçileri baştan çıkarmasını anlattığını söyleyen jüri üyesi Müjde Ar,teke rolünü üstlenen dansçıya

 

 “HADİ BAKALIM BEN GENÇ BİR KEÇİYİM, NASIL TEKELİK YAPACAKSIN

 

diyerek takıldı.Bu konuşma salonda gülüşmelere neden olurken, genç sanatçının da,

 tebessümü çoktan sınırlarını aşmıştı.Hani nasıl derler;

 

“Tilkiye tavuk sever misin” diye sormuşlar ya! Onun gibi bir şey.Genç sanatçı, mahcubiyetten çok öte, “yaşlı teke”nin yaptığı gibi:boy ve post gösteriyordu.Öyle ya,diğer tekelere karşı çalım satıp, korku vermeli ve genç keçileri baştan çıkarıp haremine dahil etmeli.Ama bu işinde binlerce yıllık kaideleri var.Kuralları var.Öyle zortlatma deyip geçmeyin ah! “ Teke Zortlatması “ oldukça güç ve meşakkatli bir düellodur.Önce etraf süzülecek ve genç keçilerin yakını olan bir yer seçilecek.Daha sonra toynaklar yere vurulup,yerin tozu – dumanı birbirine karıştırılacak.En önemlisi:zortlatmaya gelen diğer tekeler ile,boynuz boynuza vuruşmalar yapılacak.Boynuz seslerinden gelen çatırtılar, burundan çıkan sımsıcak duman ve postun üstünden sızan terler: “teke zortlatması” nın ne kadar güç olduğunun işaretidir.Sonunda yaşlı keçilerden birisi galip gelip,harika törenin bitmesi ile genç keçiler de ikna edilmiş olacaktır.Tamam anladık.Doğanın kuralı ve uygulamaları böyle sürer ve gider.Sözümüz yok.Peki, Müjde Ar’ın “hadi ben keçiyim bakalım nasıl bir tekelik yapacaksın” sözü : neden ateşi yakan, fitili ateşleyen son söz olup,zortlatmanın keyifli gülüşlerini , erkeğin tekeleşmesine bağlarız.Dişilere sahip olmanın doğal bir süreci midir, erkeğin dişiye boyun eğdirmesi? Binlerce yıllık ilkelliğin vazgeçilmez mi? En doğal olan,kabul edişler ve üremeye gidişler: çılgın bir galipliğin haykırası duygusunun duyuruluşu mudur? Üremek,sevişmek, sevgi vermek ve sunmak: “utanılacak ve gülünecek “ bir olay mıdır? İnsanın gelişme sürecinde, bu duyguların ve gereksinmelerin olması gerektiğinin mecburiyeti hâla kabul görmemiş midir? Bedenin belirli yerlerinin özel bir konuma sahip olması, diğer yerlerinin önemsiz mi kalması demektir? İlah ki, “apış arası” açlığının harika salanımı mı teslim alır bizleri.Görünen o ki, en güzel ve en gerekli duygunun böyle ihmal edilmesi,hayatımızın tüm aşamalarında bizi eksik kılmakta.Bu eksiklik devam ettiği, kökten çözümler üretilmediği sürece;

 

 Dünya ticaretinde genetik tarımın 25 milyar dolara koştuğu bizi ilgilendirmeyecek,neler yapabiliriz veya yapamayız tartışmaları çokta önemsenmeyecektir.Nasıl olsa bize satarlar,bizde alırız.

  Tekenin dişisine sahip olmasının keyfi süre dursun, akıllarımız hâla o yerde kalsın;

 

 Yeni bir araştırma,Neanderhal insanlarının modern insanın ataları olmadığı “homo sapiens”in ayrı bir tür olduğunu ortaya çıkarmış.Yahu bize ne !

 

 Kafamız ve aklımız zortlatmalara ve dişilik kokan Müjde Ar’lara takılı kaldığı için

“öyleymiş-böyleymiş”  sıfatlarına yapışıp, bir başka milletlerin gülünç kölesi oluruz.

 

Bizler toynakları yere vururken, boynuzlarımızı çatırdatırken onlar;

 

buluşları da yapar, mum ışığında kadehte tokuşturur,romantikliğin sarhoşluğunun baş döndürücü keyfini de çıkarır” Hem de,toynakları aşındırmayıp, boynuzları da kırmadan.

 

  İyi Zortlatmalar efendim, iyi zortlatmalar.

 

  

                                                                                                         BARIS

5 mayıs 2008

 

5/5/2008

ÖLÜM KORKUSU

 

 

Kamera; Barıs      3 mayıs 2008   ZAMBAKLAR

 

                    Zambakların gizemli kokuları etrafa yayılmışta,şansa

             haberimiz olmuş! Beton kültürünün altatıcı şehirleşmesine

            ne diyem! Deymen ,deymen benim...       

 

 

 

 

 

Kamera; Barıs   3 Mayıs    KIR ÇİÇEKLERİ

                                        TEKİRDAĞ-KUMBAĞ

 

 

 

Kamera; Barıs    3 Mayıs    YABAN ÇİCEKLERİ

 

                            Bu güzellikleri,testere gibi dikenler ile koruyorlar.

                            Galiba haklılar.Ama insan oğlu onları yoketme

                            kararı aldıysa:dikenler de, koruyucu olmaz.

 

 

Kamera; Barıs                  PAPATYALAR

 

                                    Seviyor-Sevmiyor...

                        Olan canım papatyaların küçücük kanatlarına oluyor.

                       

 

Kamera; Barıs              YABAN ÇİÇEĞİ (Gece Çekim)

                                                      Tekirdağ-Kumbağ

 

 

                                                     ÖLÜM KORKUSU

 

  Ölüme her kez inanırmış ta,kendinin öleceğine inanmazmış.Bazen bu sözün özüne,felsefesine boyun eğip iyice dinleme gayretine girer:söyleyen doğru demiş derim.Lezzetin farklı keyfini sürenlere sözüm yok.(şimdilik) Sözüm boş vermişlerin ve de,hiç ölmeyecekmiş gibilerin inanılmaz farklılıklarına.

 

 Boş vermişlik,kendi kıpırtısız, havasız, mevsimsiz hayatını diğer hayatlara yansıtmayı kadersel sunumda yapar.

Yüksek ihtiraslar ise; Devasa bir birikim ve elde etme gayretinin uçsuz bucaklarına uzanmanın sonsuzluğuna erişmeye çalışırlar.Her iki taraf ta inanılmaz bir:acı ve mutsuzluk üretimi yapar ve yaptırır.

 

 Doğada ölüm var mıdır?Ölüm bir dönüşüm müdür? Yoksa, Bertolt Brecht’in dediği gibi;

  “İnsan ancak onu düşünen hiç kimse kalmadığı zaman mı gerçekten ölür…” Düşünen, ağlayan, seven, hayal eden insan da,aynı karşılıkları gördüğü sürece mi hayatta kaldığının sonsuz keyfini çıkarır?

 

 Ölüm ve Yaşam ,sanki başka canlılara ait ve bize çok uzak gibi görünen isimler ve kavramlar…

  Alman fotoğraf sanatçısı Walter Schels, bize bir şeyler mi anlatmak istedi giderayak?72 yaşına gelmiş sanatçı , “Ölümden Önce Yaşam “ başlıklı fotoğraf sergisi tam anlamı ile ölüm ile “yüzleştiriyor.”

 

  Schels’in Londra’da açtığı sergide gönüllü modellerin “hayata son bakışlarını” gösteriyor. Modellerin en önemli ortak noktası hiçbirinin artık hayatta olmadığı.Yani hepsi ölümün masum ve kıpırtısız görüntüsünün son pozunu vermiş.Ölmeden önce verdikleri son pozda: “Yaşam ile Ölümün “ son tangosunun olduğunu biliyor olmaları gerekir.Son anın son mesajları belki de harika bir yön verme ve yön bulma adına:bir şeyler demek ister.Fakat dermansızlık ve tahammülsüzlük:son sözlerin bu dünyaya aktarımını engeller olmalı!

 

 Schels, ölümcül hastalığa yakalanmış modelleri kullanmış.Onların ölümlerinden kısa bir süre önce ve öldükten  hemen sonra görüntülemiş.

Schels’i bu sergiyi hazırlamaya yönelten etken de, hayli ilginç! Çocukluğundan beri peşini bırakmayan ölüm korkusu olduğunu itiraf ediyor.

 

 Çocukluğu İkinci Dünya Savaşı yıllarında geçen ve Münih’te bombardıman yüzünden yanmış, parçalanmış bir çok ceset görmüş.O zamandan bu yana da ölümden ve ölü bedenlerden hep korkmuş. 

 

  Ölüm korkusunu yenmek için de bu sergiyi hazırlamaya karar veriyor.Proje kapsamında 24 kişinin ölümünden önce ve ölümünden sonra portrelerini çekmiş.

 

  Walter Schels,The Guardian dergisine verdiği demeçte “ insanlar hep bir şeylerin peşinde koşar ama bu resimlerdeki insanların artık böyle bir ihtiyacı kalmadı.Bir fotoğrafçı olarak ben de ‘yalan olan her şeyden sıyrılmış’ bu yüzlerin resmini çekmek istedim.Sona ulaştığımızda da her türlü yalandan sıyrılıp, daha önce hiç olmadığımız kadar gerçek oluyorsunuz

 

  Son ana gelmiş ve son anı yaşamış insanların hazin sonunun verdiği son mutluluk.

Başlangıçtan beri yol aldığımız gerçeğin harika gösterisi.

 

Nerden geldi haklıma ama, kapanışı da bir başka söz ile yapmak istedim;

 

İnsanı vuran söz kırk yaradır” dedi ve kırk yama hırkasını giydi.Sonra ayağı kalkıp başını gökyüzüne çevirdi ve Dünya’ ya yoklamasını verdi.”BURADAYIM”.

 

 

Buradayız…                                                                                  BARIS

 

19 nisan 2008

 

 

 

 

 

Kategorilerim




Müziğim