body oncontextmenu="return false" onselectstart="return false" ondragstart="return false"> MAKALE - BARIŞ'TAN SELAM OLA,SELAM - Blogcu



« Önceki |

15/9/2008

GÜN BATIMI

ASSOS

Kamera; Barıs  2008   Athena Tapınağı

                  Bir gün daha kendi yazılımını ve kendi
            sürprizlerini geride bırakıp, başka güne doğru
            doğuyor...

ASSOS

Kamera; Barıs 2008  Athena Tapınağı

               Takıntıların, öğrenimer ve içsel güzellikler
          ile yoğrulduğu an: "bizim" yazılımımızın başladığı
          harika ve tarafsız bir an dır...

              Tanrı, iyi ve kötü diye ayırt etmiyordur bence!
         İyi ve kötünün seçenekler içinde, ve dünya tepsisinde
         bize sunulumu gerçekleşiyordur.

             Sunulumun kabulü: bazen ince bir "nezaket"
        bazen de, nasırlı bir kabalık ile...
ASSOS

Kamera; Barıs 2008  Athena - Assos

              Tanrıça Athena'nın dinlenmeye çekildiği
          dinginliğin günümüzün Tarıçalarına emanet
          edildiği büyülü tepe-tapınak

             Bakış, kör olan canlıya, görme içgüdüsünün
         resmini çiziyor.Görme derinsel bir yaşamın bize
         inanılmaz bir zenginlik içinde sunulduğunu
         söylüyor...

ASSOS

Kamera; Barıs  2008  Athena 

              Gösterim kendi cazibesini gösterisiye 
          sunuyor. Alkış, insandan çok, doğal olan
          doğadan geliyor...



GÜN BATIMI

 

  Adam, kadına seslendi; “bu kumsalda bu ellere sarılmış olarak, sonsuza kadar yürüye bilirim.”

  Kadın, adama ses verdi; “ bende, hey sevgili, bende sonlu görünen sonsuzu hayal edebilir ve o hayalin peşine takıla bilirim. İşte ispatı değil midir bunun! Bak, önceleri hayaldik, şimdi hayalin gerçeği olduk. Ellerimiz birbiri içinde ve kalplerimizin atışı birbirine karışıyor. Soluğunu, benim soluğum ile besliyorum.”

 

  Sessizlik, doğanın ilk hali gibiydi. Büyük patlayışların ve yer değiştirişlerinin dinginliği yeryüzüne hayatı aşılıyordu. Işınların ve yağışların taşkınlığı, göğün kükremesi baş döndürücü bir zaman içinde akıp gitmiş: korkunç bir sessizlik hâkim olmuştu.

 

  Adam, sessizliğin içinden gelen ayak seslerini, kum ile temas eden parmaklarını hiçbir kurala bağlı olmadan yürütüyordu. Deniz sisli bir gösterişin en uysal zamanını yaşıyordu. Balıkların çeşitliliği, rüya âlemi gibiydi! Az ötede, sürüsüne önderlik eden haylaz Yunus korkusuzca yüzüyordu. Sanki doğanın, doğal kavgası sona ermiş, kıyametin barış öncesi sessizliği yaşanıyordu. Bu sessiz bir filmin çekim alanı olmalıydı!

 

  Kadın, “ şimdi bu anda mutluluktan başım dönüyor ama yağmur yağmasını ve ıslanarak yürümek isterdim.” der demez, hiç yağmayacak gibi görünen uzak bulutlar: yakın alanın en gerçek olan yağışın yapıyorlardı. Yağmur damlalarının bedene dokunuşu, nezaketin en duyarlılığı içinde değiyordu. Sessiz bir ıslanmanın saçlara düşen akışkanlığı, bir süre sonra ikisinin de yüzünden süzülüyordu.

 

  Adam, çöl kuraklılığının bağrı yanık susamışlığını koşar gibi, kadının saçlarından yüzüne düşen damlaları tek tek içmeye başladı. Pınarların suyundan daha tatlı olmalı ki, bebeğin açıkmış iştahı ile emiyordu damlacıkları.

 

  Kadın, erkeğin yaptıklarını bire bir tekrarlarcasına aynı gösterimi yaptı. Önce adamı yere çöktürdü ve sonra, kendi de çöktü. Ellerini adamın elleri ile birleştirip, susuzluğunu adamın yüzünden akan, yağmur damlaları ile giderdi. Nasıl bir arzunun çekimi böyle bir isteği uyandırıyordu nasıl?

 

  Adam, bu kadar yağmur yeter dedi. Büyük bir minnet bakışı ile yukarılara baktı. Sanki bakış, bulutları delmiş, baskın olan atmosferi geçip, ışın hızı ile gitmişti. Ve adamın bakışından sonra yağmur kesildi. Sanki doğa, iki canlı için vardı. İki canlıya eşlik eden diğer canlılar hep ordaydı ama sessizliğin rolü içinde, onlara gelmesi gereken sırayı bekliyor olmalıydılar.

 

  Gün batmak üzereydi. Yürüdükleri tepe hızla büyüyor, onlara doğru kucak açmışçasına bakıyordu. Adam ve Kadın yalın ayak yürüyorlardı, gün batımına doğru. Yağmurun ıslaklığı hiç olmamışçasına buhar olup, yükselmişti. Gün batımına doğru yürüyorlardı el ele. Yolun yarısına gelmişlerdi ki durdular. Onları bekleyen çadırlarına arkasını döndüler ve denize doğru baktılar. Adamın sol eli, kadının sağ eli ile birlikte havaya kalktı. Adamın boşta kalan sağ eli ve kadının boşta kalan sol eli avuç içleri açılmış olarak törensel bir selam verdiler. Selam denize mi, denizde yüzen Yunuslara mı, yoksa aşağılarda koşuşan ceylanlara mıydı?

Yoksa hepsine miydi?

 

  Keçi kılından yapılmış çadırlarına iyice yaklaştılar. Bir dişi ve bir erkek köpek, hoş geldin selamı verdi. Sadece göğsünde beyaz bir leke olan siyah kedi köpeklerin dostça bakışları arasından ses verdi. Çadırın güneye bakan ağzının sağ köşesinde 58 adet çınar ağacı sıralanıyordu. Her biri arasında 12 metre aralık vardı. Toplam uzunlukları 696 metreydi. Hemen sol köşede, 33 adet köknar ağacı güneye doğru inanılmaz bir doğrulukta yol alıyordu. Onların arasında 1 8 metre aralıklar vardı. Toplam uzunlukları 594 metreyi buluyordu. Ve çadırın kuzey yanında kaynayan suyun,taşlar ile örülmüş çeşmesi vardı. Hiç durmadan, hafif bir şırıltı çıkaran su akıyordu, batıdan doğuya doğru.

 

  Kadın adama sarıldı ve onu öptü. Çok hafif bir öpüştü bu. Kadifeleşmiş dudakların, arınmış bir beden ile beslenmiş olmasının hafif sıcaklığındaydı. Her iki bedenin dünyevi kirlerden arınmışlığı tamamlanmış ve onlara vaat edilen yaşam, onların kucağına bırakılmıştı. Doğa onlar için vardı, onlar da DOĞA için… 

 

  Özenerek hazırlanmış Türkmen çadırlarına girdiler. Çadırın üzerini kaplayan desenler ve renk baş döndürücü bir anlatımın ötesindeydi. Şekillerin kavisleri, birbiri ile uyumlulukları oraya ait ve o yaşamı destekler bir şekilde planlanmıştı.

 

  Çeşitli otların, çiçeklerin ortak aromalarının cazibeli kokusunu saçan çadırdan olan yuvaları geceye hazırlanıyordu.
 
  Adam Feneri, kadın da, lambayı yaktı. Kadın lambayı, çadırın ana direğine astı.

  Adam ise feneri dışarıya en başta ki çınar ağacının dalına astı. Birazdan
yükselen ay, denize ağırdan ağıra yayılırken, adamın fenerinin ışığı, ay’ın ışığı ile birleşti.

  Tıpkı kadın ile adamın birleşimleri gibi…  

 


                                                                                              BARIS
06 Eylül 2008

 

 

12/9/2008

İŞ İŞTİR

KAZ DAĞLARI

Kamera; Barıs  2008       Kaz Dağları    

                       Hayatın büyülü yolculuğu, anlaşılmaya vakit
              bulmadan bitiyor gibi! Ya anlayanlar için: yeniden
         ve yeniden başlayan yolculuklara ne demeli?
TRUVA-ASSOS 28

Kamera; Aziz Bey   2008     Çanakkale  

                         Önemli saydığımız anın, önemsiz vakitlerinin değerli
               düşünceleri ne hoş! Önem verdiğimiz, önemli vakitlerin
               değersiz düşünceleri ne kadar da çok!



İŞ İŞTİR

 

  İşini en iyi yapacak, en akışkan teri akıtacak ve en sanatsal emeği harcayacaksın, içsel takdirlerin yükselişi adına! İşin keyfine varacak ve işin zorunlu iteneği değil, gerekli çekimsel becerisini göstereceksin.

  İş huzur ve mutluluk demek! İş fark edilmek ve saygınlık demek! İş ihtiyaçların karşılanmasına çıkılacak erdemli basamaklar demek.

 

  “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” , “ İş bilenin, kılıç kuşananındır.” diye süre gelen, işin erdemini kutsayan nice sözler…

 

  Birde, rahmetli Özal vardı bir zamanlar. Tonton ve sevimli olmanın yanında, “ benim memurum işini bilir” diyerek, işin özelliklerini ve kabiliyetini daha da önemli hale getirmiştir. O gün, bugün işini bilen memurların dünya malına olan düşkünlüğü daha da önemsenmiş ve önemli hale gelmiştir!

 

  İşsiz ve güçsüz insanların hayatın miskinliği içinde en büyük kayıpları: kendi “ özgüven” kaybı olmalı! Ne hayallerinin, gerçeğe dönük bir kavuşumu, ne de gerçek yaşamlarının insani bir doluluğu vardır.

 

  Yılların sanatçısı seslenişinde “ bir şeyler yapmalı” derken, bir şeylerin değişmeye dayalı işlerlinden, çabalarından ve değişimlerinden “ dem” vurmaz mı?

 

  Birde işini iyi yapan katiller vardır. İnce bir işçiliğin “ kanlı sanatını” icra ederler. Kara gözlerinde merhamet yerine: aldığı emri harfiyen uygulamak vardır. Tetik çekilir, bomba patlatılır ve BİR IŞIK daha söner…

 

  12 Eylül çelişkilerin, savaşların, ölümlerin yatıştırılmaya ve yatmayanları el aşağıya edildiği gün! 650 bin kişi gözaltına alındı, 230 bin kişi yargılandı, 50 kişi idam edildi, 171 kişi gözaltında öldü, 30 bin kişi işten ayrıldı, 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.

 

  12 Eylülün devamı tutuklananlardan birisi de babamdı. Ülkesini seven, eşitliği ve adalete inanmış babam! Hiçbir kötülüğünü görmedim, gariban dediği insanlara gizliden dağıttığı “ bizim” nafakalarımız harici! 
 
   Bir kulağının işitimini SELİMİYE KIŞLASINDA bıraktığı,  insanlık seslerini

  duyumsamasını: devleti adına kurban ettiği babam!

 

  12 Eylül’ de asılan 4 gencin dosyaları 25 yıl sonra teslim edildi ama içlerinden merakla beklenen “ son mektuplar” yerine CELLÂDA ödeme bilgisi çıkıyor.

  Dikkat buyurun, Cellât Ş. ye 20 bin liradan dört kişi için 80 bin lira ödeniyor. Zabit kâtibine de 4 iş karşılığı 1600 lira ödeme yapılıyor.

 

  Dört gencin cellâdı da, zabit kâtibi de işlerini iyi yapmış olmanın ödülü: ücretlerini alıyorlar. Tıpkı binayı ören ustanın işini iyi yapması gibi! Tıpkı fırıncının sımsıcak terleri akıtması gibi! Tıpkı öğretmenin geleceğe yetiştireceği öğrenciler adına “sevinçli hüzünler” yaşaması gibi onlarda işini yapmış olmanın gönül rahatlığın yaşadılar ve ücretlerini hak ettiler.

 

  Gerçekten de, ipi hazırlayan ve ipi çeken ve idam cezasının takdirlerini yazan zabit kâtibi, gönül rahatlığını “rahat uyku” dinlencelerinde yaşadılar mı? Yoksa gönül rahatlığı bir süre sonra dünyevi kâbuslara dönüşmüş olabilir mi? Tanrıya yakarışlarda, göz önüne gelen genç bedenlerin: suçlu ama “ GÜNAHSIZ” bakışları kaybolmuyor mudur?


Not; Önce insanı,sonra insanlığı seven  babam,seni anıyorum.Özlem duymadan ve
keşke demeden anıyor ve yaşıyorum seni...

  Biliyorum ve hissediyorum sen de...
                                                                                                       BARIS
12 Eylül 2008

 

 

 

 

 

 

10/9/2008

ZITLIKLARIN KEYFİ

 

Kamera; Barıs  2008    Kaz Dağları - Mavi ve Yeşil

           O an, gök: hiç bir görüntünün maviliği engellemesine
       izin vermedi. Heybetli kara çamlar, engin bir mavilik ile
      örtülüyordu.  

                            




Kamera; Barıs  2008    Kaz (İda) Dağları 

                             Gün ışınlarını ve çiçeğin güzel kokusunu duyumsayan
                 harika bir canlı var: Kısa ömürlü harika bir kelebek.

                           Acaba çiçek aynı önemsemeyi kelebek için
                 yapıyor mu?



Kamera; Barıs 2008       Kaz Dağları ve Edremit Körfezi

                               Yüksekliğin dayanılmaz cazibesi: gözlere zayafetin
                     görüntüsünü sunuyor. Yüksekliğin çekiciliği bu olmalı.
                      
                              Sanırım, yükseğe alışanların yüksek çalımları da
                   bundan kaynaklanıyor olmalı! :))


Kamera; Barıs   2008        Assos - Antik Liman

                              Görüntünün büyüsü ve çevrenin korunması 
                      unutulmaz bir keyfin süreklilik taşıyacak kültürünü
                     başlatılmasını ateşledi. 
                            Yaşam kendi sürprizlerini oluştururken,buraların
                     "ben" üzerinde oluşturacağı sürprizler şimdiden heyecan
                     duymama sebep oluyor..
 


 

ZITLIKLARIN KEYFİ

 

  Nedendir bilmem ama biz insanlar “zıt” olanı pek sevmeyiz. Karşıtlığın kendi çekim keyfini bekleyip kucaklamayı istemeyiz! “ Ben” içgüdüsü öyle güçlü hale gelmiş ki, en ufak bir eleştiri, karşıtlık tahammülsüz yapar bizi.

 

  En tepe yöneticilerde de, en alt çalışanlarda da bu böyle sürer gider.Her şey, sen “süpersin” dediğin sürece sorun yoktur!

 

  Sen büyüksün, sen harikasın, sen başarılısın… Bu iltifatlar sürüp gider. Hâlbuki başarıyı, heyecanı ve var oluşu, diğer zıtlıklar, olumsuzluklar beslemiyor mu?

 

  Sevgilinizle veya eşinizle bir dağ tırmanışı yaptığınızı düşünün! Gece kamp kuruyorsunuz. Ve aylardan kış ayını yaşıyorsunuz! Gece soğuk, gece ayaz! Ve siz sevgilinize veya eşinize sarılıyorsunuz. Soğuğun, ayazın verdiği çekim kuvvetine bakar mısınız?

 

  Aynı çekimi, bir kış günü, bir kulübede yaşayan sevgililer veya eşler için de düşüne biliriz. Odununuz az ve gece yakmıyorsunuz. Soğuk pencereleri ve kapıyı yokluyor. Odanın içinde harika bir esinti bedeninizi yalıyor! Ne yaparsınız? İliklerinizde hissettiğiniz soğuğu yanınızda olan canlının bedeninde ısıtmaz mısınız? O soğuk, sizi hırpalamak isteyen canavar: en büyük birleştirici olmaz mı? Olur, elbet olur…

 

  Bedenlerin isteği ve heyecanı durdurulamaz bir gereksinmenin sarılışını yaparlar. Solukların ılıklığı, vücudun tüm damarlarını yayılır. Nedendir bilinmez ama bu sarılışta erkek daha koruyucu, daha kanat açıcıdır. Kadın anaçlığı azalır, bir çocuğun sokulganlığına dönüşür. Hani neredeyse, erkeğin sarmalamasında: kadın kaybolur!

 

  Sürekli tatmin edilen ihtiyaçların bıkkınlık yarattığı bilinen bir gerçek! Sürekli verilen iltifatların da, besleyici bir iradesi ve gerekliliği yoksa insanı zayıflatıp körleştirmeye getireceği tarihten bu yana görülmektedir.

 

  En büyük uygarlıkları da zayıflatan ve yok eden, eleştirilerin ve zıtlıkların görülmeyip: aşırı rahat ve keyfi yaşamlara düşkünlük değil midir? Tüm yükselişlerde, dengeli bir beslenmenin ve uyarılma zıtlıklarının kültürü hâkim değil midir?

 

  Elbette, “laf olsun torba dolsun” fikirleri cazip ve keyif verici değildir! Ama keyif verici ve kültürün sahiplenicisi zıtlığı tıpkı soğuğun verdiği sarılışların birleşimine dönüştürme becerisini göstere bilir! İnanın göstere bilir!

 

  Şimdi, işin başında bir yönetici veya siyasetçisiniz! Ve her an bir yerlerden harika uyarılar veya zıtlıklar karşınıza çıka bilir! Her zıtlığa, her eleştiriye “ön koşullu” inanışın verdiği tepkiyi verir ve zıtlığı sürekli mahkûmiyete itersek ne olur? Tıpkı bugünkü hükümetimizin sürdüğü safahatın halktan kopuk olduğu gibi olursunuz.  

 

  Halkın içinden çıkıp gelen bu insanlar, üst düzey yaşamın ve ballı lokmaların öyle bir tadına alışırlar ki, ilahi bir kudretin inanılmaz sahiplenişini yaparlar. Soğuk nerden eserse essin, sarılışın iteneği değildir onlar için!

 

  Soğuk; kötüdür, gaddardır, merhametsizdir ve yok edicidir: körleşmiş şık bedenlerin yerleşmiş kültürüne!

 

  Alınan yolun yavaşlığı değil midir, tekerleği, buharı icat etme becerisi! Mikropların toplu kıyımlarının zıtlığı değimlidir ölüme karşı yaşımın aşılarının buluşu!

 

 Tanrım, yel rüzgâra dönüşüyor. Rüzgâr bedenimi ne güzel üşütüyor, ne güzel…

 Birazdan gideceğin bir kulübenin oluşu ve kapılarının arasından girecek rüzgârın bedeni yalayışı ne hoş ve ne büyük bir heyecan!

 

                                                                                           BARIS

02 Eylül 2008

 

 

8/9/2008

KOMŞU KOMŞUNUN



Kamera; Barıs  2007  Birlikteliğin keyifli var oluşu

                öteden beri, çok ötelerden beri devam

                ede duruyor.Ne biz istediğimiz için,ne

                de yüce Tanrı'ya yaranmak için! Sadece

                doğanın güzelliklerinin bir parçası oldukları

                için...


Kamera; Barıs   2007   Kurumuş Dalın açmış olduğu
                       kuçağındaki sevgileri görüyor musunuz?

                      Neslinin devamını sürdüre bilme telaşı
                  yok.Paraya çevireceği ticari bir kaygısı da
                  yok.Var olan güneşe muhtaçlığını tamamlayıcı
                  bir sanatsallık içinde sunuyor.



KOMŞU KOMŞUNUN

 

 “Komşu Komşunun Külüne Muhtaçtır” demiş atalarımız. Bu değişi laf olsun, torba dolsun diye söylediklerini de sanmıyorum. Şöyle bir derinlemesine hissediş yapa bilme, geçmişi koklayıp algılaya bilme gayretine girebilir miyiz? Hisseder ve görürüz kısmen yaşanmış olanların imbiğinden çıkan sözlerin kalıcı ölümsüzlüğünü.

 

 Diyeceksiniz ki komşu nerede? Ve yine diyeceksiniz ki, kül nerede?

 

  Acıları tatmış, kaosları yaşamış bir filozof der ki, “ kaos ortamı, kalem çalıştırır.”

 

  Sadece dingin bir hayat yaşamaya çalışmak çevre ile bağlarımızı da yok saymak demek olmuyor mu? Bu söyleyişin inceliğine ve derinliğine bir bakar mısınız? Aslında şikâyet ettiğimiz kargaşalar bizleri besleyen belki de insanın keyif çatarken yok oluşa giden bir başka uyuşukluğunu önlüyordur!

 

  Ata Sözleri de sıradan zamanlarda çıkıp, sıradan bir yaşam bulmamıştır.Doğduklarında bizler yoktuk.Yaşanan kargaşalar, hızdı raplar,ölümler,vahşetler, savaşlar nesli tüketmek adına olanca şiddeti ile yaşam buluyordu! Doğal olarak insanları: iyi insanları birbirine yaklaştırdı. Kötü düşünceyi ve kötülüğe giden yolu kendi ürettiği sözler ile nezaket ile komşuluk ile önlemeye çalıştı!

 

  O dönemin kargaşaların dumanı tüterken, saldıkları kokular ölüm çığlıkları yayarken olabildiğince “insanlık” olabildiğince “ yaşam” arandı! Neslin devamı önceden izlenecek çizgi biyolojik yapıya enjekte edilmişti.Neslin devamı adına her türlü duygunun geliştirilmesi bir insanlık arayışı ve sahiplenişiydi!

 

  Lafı döndürüp dolaştırıp bilgiçlik taslamak değildir niyetim! Yüzyılların gereksiz söylemlerine takılıp olanca tozu da kaldırmak değildir amacım!

 
Sosyal hayatımızı oluşturan ve her gün etkilenmemize neden olan gerçeği
“komşuluğu” konuşmaktır niyetim.

  Hani hepimizin bildiği iki ayaklı ve iki elli, iki dilli ve dört kulaklı komşularımızdan…

 

  Bu komşuluk öyle bir şeydir ki, “ne dini, ne de imanı vardır.” Yeni taşındığınızda merak edilirsiniz! Nerelidir-Kimdir-Ne İş Yapar. Hin mi, Cin midir diye ciddi bir takibe girersiniz. İnanın,külümüz ve komşuluğumuz sorgulanmaz aranmaz o an! Kazandığımız ücret ve konumumuz çok önemlidir saygı değer komşularımız için!

 

  Yaşlı komşum Kadir Bey Amca çöp atmaktan geliyor.Don gömlek bir halde. Genç olmamanın salmışlığı her hali ile üstünde bana soruyor;

  “ geçen akşam sizde kim vardı?” Sorusunu keskin bir merak ve emrivakilik içinde yapıyordu! İçimden la havle, la havle diyordum… Komşunun külünü ve muhtaçlığını hatırlayıp nezaketi bozmuyorum:

 

  Yahu Kadir Bey Amca yeğenim bizde ne oldu hayırdır!

   “yok, bir şey “ deyip sırıtarak var olan söylemine geçiyor;

   “ Pıtır, pıtır sesler oldu, koşuşmalar oldu” diyor. Bunu derken, şikâyetten çok komşuluk vazifesini yapmış olmanın idraki içinde, kayıtsız bir soğukkanlılık gösteriyor! Öyle ya o eskilerden! Komşuluğu ve külü ne manaya geldiğini bizden daha iyi bilir.Son noktaya gelmeden öyle “yangın” var diye de bağırmaz hani!

 

  Sözüm ona; “komşu külü ve muhtaçlığı “ üzerine yazacaktım! Yahu bilgi çöplüğü haline gelmiş beyinleri boşaltamıyoruz ki! Kalem yazmaya başlamasın bir kere! Asıl konuya gelene kadar “ bin dereden” su getiririz.

 

  Sosyal güvenceler ile donatılmış ve sırtımızı sağlam apartmanlara, villalara dayamış olmanın rahatlığı içinde adam sen de; ne komşuluğu, ne külü diyenleri de duymuyor değilim! Beyler ve Hanımlar, bal gibi olur. İnanın ki olur. Gelişmiş ülkelere gidip teknolojiyi anlatarak bitiremeyenlerin anlattıkları bir başka şeyler de var: YALNIZLIK! Bazen okuruz gazetelerde; Almanya da ölen yaşlı kadın bir hafta sonra kokmuş vaziyette bulundu! Ne hazin bir yükselişin sonu!

 

  Kurumların en iyi ve en yeterli aşamaya gelmesini gönülden istiyorum. Ama bin bir zahmet ve kayıp ile kazanılan “insani kültür” yok sayılırsa, ben ve biz yeteriz denirse: polis ve ilk yardımdan önce bizim kapımızı açacak komşu da GELMEZ olur. Komşu komşu insanlığı olmaktan çıkar bir ANDROİT gibi bakar bize! Aman tanrım, gözlerdeki kin-nefret ve tanrı kılığına girmeye çalışan da kim dersiniz!

 

  Geçmişin ölümcül virüsleri bir başka görüntü altında can almaya devam ediyor. 6–7 bin kişilik yıllık trafik ölümleri yeterli değil.15–20 binlik deprem ölümleri de yeterli değil. Annesini kesen genç kızın soğukkanlı bakışları da yeterli değil. Babasını boğan genç adamın insanüstü nefreti de yeterli değil:  komşuluğun külünü ve muhtaçlığını hatırlatmaya!

 

  Dünyanın doğal koruyucu sistemi girer bir gün devreye. Yer yarılıp kıtlara deniz, denizler kıta olabilme sürprizini yapar elbet. Devasa gösterimden sağ kalanlar çırpınasıya bir insanlık ile kucaklarını açar ve oturur: sönmüş külün başına sımsıcak geçmişin özlemleri ile başlarlar: sımsıcak MASALLAR anlatmaya…

 


                                                                                        BARIS

11 Ağustos 2008

 

 

 

 

 

 

 

 

 

6/9/2008

ÖLÜMÜN YÜZÜ




Kamera; Barıs 2008   Tütün Saran Adam  

                     Renkler, ölümlere aldırmadan kendi tonlarını oluşturmaya
             devam ediyor. Kimi bir insan üzerinde, kimi en yakınımızda ki,
             toprak parçası üzerinde...


Kamera; Barıs   2008  Göztepe-Oyuncak Müzesi

                 Bugün ki dersimiz; insanlaşmak üzerine. Tarihin içine gömdüğümüz
          ve ölüme terk ettiğimiz, ölümsüz ruhlara, mekanlara : yakarış zamanı.



Kamera; Barıs 2008   Oyuncak Müzesi-Çikolata Ev Görevlisi,
                                 Derya Hanım'a selam olsun.

                                  Derya, neden hüzün ve neden derinler ?
                                  
                                  Derya der ki; "çünkü, derinler kendi iç
                            sorgulamasını yapar ve kolay ulaşmak istemez
                            sırıtışlı ve bol kurnaz dünyaya.Algılanan dünya,
                            bir sayılır.Bir sayılan dünya, on-yüz olarak yaşanır."





ÖLÜMÜN YÜZÜ

 

  Ölüme her kez inanırmış ta, kendi ölümüne kimse inanmazmış. Ne güzel iş, başkalarının ölümlerini: keyifli geçişini izleriz! İş başa gelince de, “Tanrım ne korkunç!” deriz! Evet, ölüm soğuk ve korku verici! Bizlerden de birilerinin öleceğini ve bizim de ölümlü olduğumuzun en gerçekçi hatırlatmasını yapar.

 

  Mahallemizden yakın bir komşumuzun annesi de böyle bir ölümle tanıştı.Yıllar yılı, felçli yaşamış ve 91 yaşına gelmiş kadının son nefesi: gün geceye kavuştuktan sonra olmuş. Doğan bebeklerin ağlayışlarına mutluluk gözyaşı döktüğümüz bizler: ölenlere hüzün yaşı dökeriz. Ölümün soğuk ve gaddar yüzüne bakmaktan çekiniriz. Konuşan, yürüyen, gülen ve ağlayan insanların nasıl da, ebedi bir sessizlik içine girmiş olduğunun garip düşünselliğini yaşarız.

 

  Baş sağlığına gelenlerin ortak söylemleri hep aynıdır: Kurtuldu kadıncağız! Çok çekti çok! Yıllarca felç yattı, kurtuldu! Evet, gelenlerin tuhaf bakışlarının maskeli yüzlerinde bu söylemlerin moral vericiliği: zorluk içinde bize ulaşır.

 

  Yaşlı kadının ölüm haberini aldığımda, yatağımda yaşam adına yol alabilme mücadelesinin bilgilerine ulaşmak ile meşguldüm. Bir gurup insanın, gurup terapisi yaparak gerçeğe ulaşmalarının zorlu yolculuğunu okuyup, kendi bireysel bedenime aktaracağım akışı için: okuyordum.

 

  İnsanın kendi ile yüzleşmesi ve Siyasi, dini, etnik ve saf gerçeğe ulaşıp, gerçekler ile yol alması çok zor gibi görünüyor.bölgesel öğrenimlerimizin yanlışa giden yolu, daha çocuklukta başlıyor. Farklı söylemlerin köksüz davranışları tüm bedeni kaplayıp, yaşam boyunca bize önderlik ediyor. Kökü olmayan rehberliğin “hayati şoklar” yaşaması da, kaçınılamaz bir netice oluyor. Tıpkı ölümlerin kapımızı çaldığında “eyvah bize de mi gelecek!” dediğimiz gibi!

 

  Yaşlı kadının gelini, mahalleli tarafından gıpta ile anılıyor. 12 yıllık bir felç sürecinde, kayın validesini tek bir söz söylemeden bakmış, onu yüz üstü bırakmamış bir insan! Ele günümüzün bencil ve yalnız yaşamlarını göz önüne getirirsek: para ile dahi yapılamayacak bir işin insani gösterimi yapılmıştır. Eşinin annesini, kendi annesi gibi bakmış ve son yolculuğa gözyaşı ile uğurluyordu. Üzgün bir konuşma içinde; çok kötüyüm, hiç ölüm yaşamadım” dedi.Çünkü biz hep ölümlerden sonra gittik. Ölümün kendi evinde ebediyete intikal etmesi, ona oldukça garip ve anlamsız geliyor gibiydi!

 

  Mahallenin ölüm evine, ölüm saatinde katılan en genç insanlar olarak, ölümlü bedenin ölmüş kısmını biz kaldırdık. Araca biz taşıyıp, morga biz getirdik. Yaşlı kadının yorgun ve felçli bedeni ağırdı. Ölümün soğukluğu yanında, ölümün kokusu çok erken bir uyarı yapıyordu.

 

  Yaşamımız içindeki diğer ölümlülerin ortalama ölüm yaşının 60 olduğunu düşünürsek, yaşlı kadının 91 yıllık ömrünün çok fazla olduğunun inancına sahip oluruz.

 

  Yaşamış yaşayacağı kadar, üstelikte felçmiş,vade buraya kadar der ve kalan sağlara aptalca bir moralin ulaşılmaz sesini göndeririz.

 

  Ölüm, yaşamın diğer yüzü! Doğumun en gerçekçi karşıtlığı: neden kabullenilmez ki? Neden tüm ölümlülerin göz önünde yok olduğu film rahatlığında izlenirde, yakına gelen “buyur edicinin” nezaketli daveti soğuk karşılanır?

 
Artık soluk almayan, ses vermeyen bedeni, tabutundan indirip morga yerleştirirken arkadaşımın çok uzakta kaldığını gördüm. Ölümün soğuk ve kokmuş yüzü onu oldukça etkilemişti.

 

  “Acaba bizler ne yapacağız “ dedi. “ Çok soğuk bir şey, insan kabul edemiyor” derken, ölümün seyrini sinema keyfinde izlememiş olmamızın duyarsızlığını mı gösteriyoruz acaba?

 

  Acaba diyorum, insana anlatılan ve insanın ölümden sonra inanmış olduğu yaşam: bizlere çekici gelmiyor mu? Yoksa günahlarımızın fazla olmasının korkak gidişlerine mi yanarız? Tüm dinlerin ortak söylemi: ölümden sonra ki yaşam değil midir? Acaba söylemlerin cezaya kaçan yüzü gerçeğin oldukça dışına çıkması, bizleri fazlası ile korkutmaya itmiş olabilir mi?

 

  Bedenin dokunuşlarına, koku alışlarına, duyuşlarına, gülümseyişlerine alışmış bizlerin: ölümden sonraki yaşamın diğer boyutunda, bedensiz olabilme isteğine pek inanmış görünmüyoruz. Bu yüzdendir ki, dünyanın tüm şikâyetlerine rağmen kalıcı bir güzellikte sonsuz bir yaşam içinde bizi kucaklamasını istiyoruz.

 

  Bu yüzdendir ki, ölümün yüzü: soğuk ve korkunç bir garipseme içinde bize bakıyor.

Çünkü bakılan yüzü biz öyle algılıyoruz: garip ve soğuk ve çaresiz…

 


                                                                                              BARIS

20 Ağustos

 

5/9/2008

ZIP ZIP



Kamera; Barıs 2008       Mecidiye-Keşan

                  Sarı beyaza,beyaz yeşile : bu kadar güzel mi yakışır!

                   Uyumluluk baş döndürüyor, gönül sarhoş ediyor...




Kamera; Barıs   2008    Ganos Tepesi ve Marmara Adası ve de,
                                şehirleşmenin, talan ve yalanların balıklarını bitirdiği
                               Marmara Denizi.
                                Ganosları özlediğimi hissediyorum.Beni mi çağırırlar
                             ne! :))


Kamera; Barıs  2008     Kumbağ-Tekirdağ

                     Vazgeçemediğimiz bölgenin,aitlik içinde AİT olduğumuz
             yer.Şanslı bir gündeyseniz, yunusların gezintisini de izlemenin
            bedava keyfini sürersiniz.


Kamera; Barıs    2008        Gelincikler

                  Güzel gelincik, narir ve nazlı gelincik! Sizleri gece vakti
          hangi haylaz el-ayak ve beden rahatsız eder?

               Gelincikler çoktan yok oldu.Dönüşümün tekrarlanan
         döngüsü içinde, bir daha ki yaz ayını beklerler.



ZIP ZIP

 

  Yakıcı gün sıcağının klimalı serin: işgünü sona erdi. Aranası özgürlüğümün “baba” olmanın sorumlu, sorumluluğu ağır bastı. Aitlik içindeyseniz bir yerlere ve toplumsal bir birlikteliğin baskıya dönüşmüş evliliklerindeyseniz: mecbursunuz ağırdan almaya, mecbursunuz. Ele bir de Doğa Irmak gibi bir kızınız varsa ve verilen sözü asla, ama asla unutmuyorsa: mazeretiniz hiçbir şekilde kabul görmeyecektir.

 

  İş günü, eve gelmiş olmanın yüz, el temizliğinin rahatlığı tatlı bir haylazlığın miskinliğini hazırlamak üzereydi ki; Doğa Irmak (sevgili küçük kızım) hatırlatmasını yaptı;

 

  “ Hani sahile gidecektik. Hani zıp zıpa gidecektik” Doğa, gezi meraklısı bir çocuk. Çocuk olup, oyuncakları ile oynamak ve çocukluk yapmak: sanki onun çocukça işi değil!

 

  Zıp zıp en sevdiği eğlencelerden birisi! Hani çocukların, güvenle hopladıkları ve zıpladıkları harika çocukça ter attıkları yer!

 

  Çaresiz, Doğa Irmağın seslenişine el uzattım. Soyunduğumun tam tersi, giyinmenin mücadelesini verip, yollara düştük. Doğa’nın sıkkın hali geçmiş, yürürken tüm meraklı sorularını bana yöneltiyordu. Sevdiği yere ve yöne giderken, hep böyle yapıyor bu çocuk. Birden anlayışlı oluyor. Ne çocuk ama!

 

 Zıplamanın mekânına, müzikle eğlencenin çocuk çığlıkları arasına geldik. 1 YTL ücreti ödeyip, Doğa’yı güvenli zıplamaya teslim ettim. O kadar güzel zıplıyor ki, sanki ölesiye bir zevkin son tangosunu yapıyor. Zamanını hiç aksatmadan değerlendiriyor. Çocuklar arasında zıplama yarışması yapılsa, zamanını en iyi kullanan ve zıplayan: Doğa Irmak olurdu herhalde.

 

  Arkadaş bulmakta hiç gecikmeyen Doğa, kendinden küçük bir kıza, şirin tebessümünü ve o düşünce kaldırma eğlemeni yapıyordu. Çalan müziğin ritmi, çocuklardan çok beni de oyalıyor ve tempo tutmama neden oluyordu.

 

  Zaman olmayan akışını yaptı sayılırken; Bir anne ve iki kızı geldi. Donuk yüzlü sanki maske takmış bir annenin belirsizliğini taşıyordu. İki kızı da, zıp zıpın neşesine karıştı. Küçük kızın, sıska vücudu, Afrikalı çocukları anımsattı. O kadar sıska ve o kadar bakımsız ki, dikkat çekici bir burukluk yaşadım. Kırmızı ince bir don ve üstüne alakasız kırmızı bir etek giydirilmişti. Bacaklarına yapışmış don, bacaklarının inceliğini de dışa vuruyordu. Bakımsız giysileri ve sıska bedeni kocaman bir baş ile tamamlanıyordu. Siyah gözlerin, siyah ten ile sıska bir bedene yapışmışlığının resmi: tam karşımda çocukluğunu yaşıyordu. Görünen o ki, küçük çocuk: çocuk olmadan büyümüş, kartlaşmış bir yüze sahip olmuştu. Beli ki gülmekten çok ağlamıştı.

 

  Küçük beden tam karşımda, sıska olmasına inat: zıplıyor, bir oraya, bir buraya kaçışıyordu. Bedenin bakımsız görüntüsüne karşın, inanılmaz parlak ve siyah saçları vardı. Sanki Tanrısal bir özrün sunumuydu küçük kıza! Düz kesilmiş, siyah ve uzun saçlar: kızın tüm sıçramalarına, eğilip bükülmelerine rağmen şekillerini bozmuyorlardı. Asil ve alımlı ve kararlı parlaklığını “göz alıcı” bir şekilde gösteriyorlardı.

 

  Küçük kız, zıplamaya yeni başlamıştı ki, annesine seslendi;

  “anne, donum düşüyor” dedi. Belli ki, düşen don, sıska bacakların yukarı çıkışını engelliyor ve düşecek don da, utanmaz bakışların, baskısını yapıyordu.

 
 
Yüzünde hiçbir duygunun belirtisi olmayan, nerdeyse yüz hataları donmuş olan anne; kendinden beklenmeyen “harika “ bir zekânın sunumunu yaptı. Başındaki eşarbı çıkarıp, sıska bacaklı küçük kızın donunun üstüne sıkıca sardı. Sıska beden, harika bir sevinç ile zıplamaya geri döndü. Aynı sıskalık ile ve aynı parlak “asil” saçların parlaklığı ile müziğin temposuna ayak uydurdu.

 


 
Donuk yüzlü annenin, pratik buluşu, belki İNSANLIK için bir şey değildi. Fakat o sıska bedenli ve parlak siyah saçlı küçük kız için ÖNEMLİ bir şeydi.

 

 
Nice önemsiz saydığımız, bundan ne olacak dediğimiz küçücük şeylerin: bazıları için ne kadar BÜYÜK ÖNEM taşıdığını unutmamak ne güzel ve ne harika bir şey…

 

                                                                                                        BARIS 

 

 

 

23/8/2008

BOĞAZ YALILARI ve EVRENSEL DENGE

 

Kamera; Barıs 16 Ağustos 2008
                           İstanbul Boğazı

        Her iki kıtayı süsleyen yalıların, bakımlı görüntüleri
   özenisi bir bakışın birleşimini yapıyor.
       İnsan düşünmeden edemiyor: bizim olan güzel vatanın,
  en güzel yerlerinin seyrine "bizim olmayan" uzaklıklardan
  baka bilmenin hüzünlü yalnızlığını yaşadım.



Kamera;Barıs     Ağustos 2008   

            Devasa gökdelenlerin,ulvi yüksekliklerine gurur
        ile bakarken, küçük ve basit binaların erişilir:
        GÖRKEMİNE ne demeli?       
  



Kamera; Barıs  16 Ağustos 2008

          Seyreyledikleri dünyanın geçişi, gündüz bir başka,
       gece bir başka olmalı.Tanrı ve Tanrıçalar efsanevi
       dönüşlerini, belki de özlem duydukları boğaz için
       yenileyecekler...



Kamera; Barıs  Yaşlı ve bakımlı yalılar, genç bir kıza
         dönüşmüş ve dönüştürülmüş olmanın yüksek gururunu
         taşıyorlar.Güneş ve geceyi her daim gören odalar ve
         boğaz gezintisinden geri dönen kayıklara, ev sahibi:
         yapmayı bekleyen: kayıkhaneler.



Kamera; Barıs       Yeniköy Yalıları

               Boğaz sakin,yalılar sakin ve sessiz...



Kamera; Barıs    
                 Devasa kol,birleştirici olmanın üstün yanı
         ile geçişin,buluşmaların tanıklığını yapıyor.

         Teknolojik buluşlar, beden rahatlığını oluştururken,
         doğanın muazzam gücünün hızlandırılmış ölümünü 
         KEYİF  ile hazırlıyor... İnanası olmayan keyiflerden!  



EVRENSEL DENGE

 

  Yıllar önceki bir çalışmamda ben “pisliği” de sevdim diye yazmıştım. Haklı olarak eleştiride almıştım.

  Dünya güneşin dönencesini yaşamaya devam ede dursun: ben de kendi dönencemin tekrarlarını yapmaya devam ediyorum. Bazen “pisliği-pis “ dediğimiz görüntüleri –nesneleri yorumlamaya, algılamaya ve anlamaya çalışıyorum.

 

  Döndüm ve dolaştım yine “pisliğin” yorumlanmasına, anlaşılmasına yöneldim.Acaba diyorum bize hayat veren midemiz şeffaf olsa: içine attığımız bunca besini fokurdarken görsek: fokurdamanın oluşturduğu kusmuğun kokusunu duyumsasak ne hissederdik? Ne kadar “iğrenç ve kötü” bir görüntü ve koku olurdu değil mi?

 

  Bedene hayatın devamını veren, midenin ve o harika yiyeceklerin nasıl bir yoğrulma ve görüntü olduğunun görünmesi pek hoş olmazdı! Çünkü bizler pis olanı sevmiyoruz. Pis olanın gerekli bir değer olduğuna inandırılmamışız! Pisliğinde temiz bir mazisinin olduğunun habercisi hiç olmamışız gibi, kendi kusmuğumuzdan kaçarız, nefret ederiz!

 

  Kulaklarımız radar seviyesinde duysa, gözlerimiz mikroskop görüntülerini algılaya bilseydi: kim bilir neler hissederdik? Duyduğumuz en küçük ses bile bizi çıldırtmaya yeter miydi? Her yerde gördüğümüz bakteriler ve diğer küçük canlılar nasıl bir görüntünün korkutuculuğunu yansıtırdı?

 

  Evrensel Dengenin dengeleyicisi öyle bir hassasiyet kurmuş ki, pisliğin gerekli bir temizlik olduğunun vazgeçilmezi yapmıştır. Her şey algılayacağımız oranda ve ölçüde sunulmuş. Ne bir eksik, ne bir fazla! Şartları ne kadar zorlarsak zorlayalım,anlamlandıracağımız ve keşfedeceğimiz değerler: yaşam ile kuracağımız dengenin belirleyicisi olacaktır.

 

  Bize yaşamı hediye eden gıdaların görev sonunda pisliğe dönüşmesi gerekli bir dengenin “sihir”i olmalı!


 
Pis bir kusmuğa dönüşmüş gıdaların bulamacı değil midir: enerjiyi veren,sevgiyi, özlemi,üretimi yücelten değil midir?

 

  Her sarıldığımız beden,bir mideye sahip değil midir? Her beden, güzel görünen ve hoş kokan gıdaları pis bir kusmuktan “yaşam sıvısını” çıkarmaz mı?

 

  Nefretlerimize ve kızgınlıklarımıza taşıdığımız söylencelerde; Pis Adam-Pislik-Lağım Gibi Kokuyorsun –Kusmuk Adam dediğimizde acaba görünmeyen bir iltifatımı yapıyoruz?

 

  Yararsız hiçbir canlının ve gıdanın olmadığını düşünürsek: onlardan geriye kalan dışkılara, posalara, kusmuklara “laf söyleme” hakkını bula bilir miyiz? Yüksek bir egonun ukalalığına sığınmış bizler kendi dışkımızdan bile utanç duyup ve korkuyor ve yok sayıyorsak: sadece parfümsel bir hayatın olabilme ütopyasına sarılıyorsak: aynı zamanda kendimizi de “İNKÂR” etmiş sayılmayız mı? 

 

  İçimden geçen sese kulak vermem gerekirse; kusmuğa, pisliğe ve dışkıları taşıyan lağım’lara saygı duyup boyun eğmem gerekiyor. Böyle hissediyorum. Yaşamın pislik içinde oluşan kusmuklara ihtiyaç duyduğunun farkında lığına heyecanlı bir titreme ile sarılıyorum.

 

  Hayata sadece akademisyen kafa ile bakan bilgiçlere de sesleniyorum.Yaşamın, yaşamsal sıvısı harika besinlerin “pislik” haline gelmiş kusmuğundan üretiliyor. Bilgiç insanların “ mutluluğu” bilmemiş cahil insanların varlığından “ölçü” alıyor ve değer buluyor!

 

  Ne varlığımızın en üst bilgisine, ne en üst güzelliğine ne de üst zenginliğine “yüksek” değeri kalıcı kılınıyor! Gerçeğin ve yaşamsal devamımızın gereği  “ EVRENSEL DENGE” içinde, en pis görüntü ve kokular içinde: temize-güzele yönelmesi, hoş kokulara yönelmesi: büyük sanatçının büyük sunumu-büyük hediyesi-sihirli değişimi olmalı!


   Hayatı boyunca yalnızlığı ve yalnız olmayı seçmiş ünlü bir filozofun sözü hayatının
ve kendi inanmış olduğu felsefenin harika bir aynası oluyor; 

  "Kısa süre sonra kurtların bedenimi yiyeceği düşüncesine dayanabiliyorum, ama
 felsefe profösörlerinin benim felsefemi kemirdikleri düşüncesi ürpermeme neden
oluyor."
  Schopenhauer böyle söylemiş ve  böyle bir hayatın gerçekçiliğini yaşamış.
Kimselere borçlanmadan, kimselerin kuyruğuna  takılıp şaklabanlıklar yapmadan...

 

                                                                                                   BARIS


 
06 Ağustos 2008

 

29/7/2008

KÜRDAN KÜLTÜRÜ




Kamera; Barıs                2008 KAZ DAĞLARI  

                                       Ağaçların Işık ile Dansı

                     




Kamera; Barıs                         KAZ DAĞLARI       
                           İki Canlının Yükseklerde Buluşması




Kamera; Barıs   2008  KAZ DAĞLARI VE  EDREMİT MANZARASI





KÜRDAN KÜLTÜRÜ

 

  Her işimiz ve sorumluluklarımız “sütten çıkmış ak kaşık “ misali yapıldığı için, “kürdan kültürü” de aynı vasıflara sahip sahiplenmenin içine girmiş bulunmaktadır.

  Duyanlar duymayanlara söylesin. Bizim de kendimize “has” bir kültürümüz oldu.Kürdan deyip geçmeyin sakın! İnanın geçmeyin! Ne yaman şeydir “kürdan” kullanmayı bilmek ve onu kültürel bir oluşum içinde: diğer kuşaklara devretmek! Kültür dedik yahu! Çoğunluğumuzun benimsediği ve de özene bezene yaptığı “harika “ bir faaliyettir.

 

  Siz yolarımızın yamalı bohçaya döndüğüne bakmayın sakın! Hükümetimiz iş başında ve de onlara yakın “uzman” ekipler iş başında. Öve öve bitirilemeyen yolların “yamalı bohça” kültürüne sahip olması da, uyuyan sürücüleri uyandırmak adına düşünülmüş olmalı! Neyse, yol, su ve zam ve kaçak şampiyonu elektriği bir kenara bırakalım(şimdilik).Biz yine anlı ve şanlı kürdanımıza dönelim.

 

  Hani, çok beğendiğimiz bir bayana veya mankene maşallah “kürdan” gibi bir hatun deriz! Demeyiz mi? Vallahi deriz,hem de özenesiye deriz! Yani kürdanın marifeti bunla da bitmiyor hani! Lokantada, yemekli bir davette, yolda, parkta, evde hemen her yerde yanı başımızda durur. İnceciktir. İki ucu sipsivridir. Naziktir, tevazu sahibidir. Sen zorla batırmazsan o asla gelişigüzel bir yere batmaz. İnanın ki batmaz!

 

  Bu nazik,bu centilmen kürdanı tutan eller de bir o kadar marifetli ise: el ve kürdanın yapmayacağı iş yoktur. Otuz İki dişi sever ve okşar hani! Teker, teker tüm aralıkları dolaşır onlar ile sevişir misali, arındırır günahları dişlerimizden.Ağzı var Dili yoktur! Sadece görevini yapar ve iş bitilince de, tevazu gösterip “iki büklüm” olup çöp tenekesine zevk ile gider.

 

  Kürdanın becerisi, bol dezenfekte edilmiş ellerimizin becerisi ile birleşince: süregelen bir benimseyişin kültürü aktarılır diğer nesillere.

  Önce midenin açlığı tatmin edilecek, sonra da, gözlerin ve iç içe geçmiş egomuzun yapay tatmini yapılacak. Sonra, sazı ele, sözü ağza almanın gevşek miskinliği(pardon) rahatlığı üzerimize çökmüşken; incecik ve sıra sıra dizilmiş kürdanlardan bir tane alacaksın. Sağ el ile tutulan incecik ve iki tarafı sivri kürdan, nazikçe dişler ile temas ettirilmeli. Dişlerin sıhhati bozulmadan, onları küstürmeden iki diş arasında gerekli işlem yapılmalı.

 

  Arınma işlemini yaparken, gözleriniz ile başka bir arınmışlığı da takip edebilirsiniz! Sol el ile yaptığınız işi perdeleyip, diğer insanlara da ne kadar “NAZİK  olduğunuzu göstermelisiniz. Öyle ya bu temizliği, bu arınmayı “pis” bir iş olarak kabul eden olabilir! Karşımızda ve yanımızda bulunan diğer değerli canlıların “arınma” işinden iğrenmemeleri için, sol elin perdelemesi çok mühimdir çok!

 

  Yaptığımız bu iş fazla zamanımızı da almaz. Otuz iki dişin hal hatırı sorulup, pisliklerden arındırınca, ellerimize düşen pisliklerin de önemi yoktur pek. Hani, karanlıkta burun karıştırma misali! Her kez yapıyor nasılsa! Dişi arındırırken, elleri kirletiyoruz ne önemi var. Birazdan da yanınızda oturan insanın elini sıkar “ hoşça kal” dersiniz. Ne güzel: arınmış dişler ile arınmamış ellerin yüksek kültürünün harika başarısı!

 

  Dişler temizlenmiş, bedava verilen kürdan da, çöpe atılmıştır. Temiz düşünceli ve temiz toplum oluşumuzun kültürü de, nesilden nesillere aktarılacak “kürdan “ kültürümüz de bir güzel kabullenmiş olunur. Tıpkı silah kültürümüz gibi! Tıpkı yarım yaptığımız, eksik bıraktığımız “devlet” işleri gibi! Tıpkı, halk iken, halkın içinde olup önemsiz “önemli” oluyorken: “vekil” olunca, “önemli” olmanın “önemini” halka sunmanın ayrıcalığına kavuşuruz. Zırhlı arabalarımızın, bol korumalarımızın ilahi bir üstünlüğüne sarılırız.

 

  Otuz İki Dişimiz önemli oluyor ve “kürdan kültürü” içinde korunuyorken, dişlere sahip olan beden de, zırhlı araçlar ve siyah giyinmiş korumalar tarafından korunmalı!

 

  Halkın vekili, halk değil ya!

 

  İncecik kürdanlarımızın, kürdan belli kızlarımızın ve de “kutsanmış” vekillerimizin eksikliğini görmeyelim. Tanrıya dua ediyorum ki, onların eksikliği,geleceğimizin eksikliği demektir.Bol kürdanlı ve bol korumalı ve kollanmalı günler dilerim…

 


 

 


                                                                                          BARIS
08 Temmuz 2008

 

 

 

 

 

 

26/7/2008

AYIPLARIN BAHÇELERİ




Kamera; Barıs   Temmuz 2008 Tahtakuşlar Müzesi
                    TÜRKMEN ÇADIRI
                 



Kamera; Barıs  Tahtakuşlar Müzesi-Altonoluk
          Boyasız ve El emeği-göz nuru...


Kamera; Barıs  Tahtakuşlar Müzesi
         Resim ve El Sanatları yapılıyor,sergileniyor
      Hediyelik Eşya yönünden de zengin bir müze.
      Hediyelerin hikayeleri var,geçmişe dayalı bugüne
      taşıdıkları değerler var.


Kamera; Barıs  Tahtakuşlar Müzesi  Temmuz-2008

              360 kg lık dev bir canlı.Artık bu dünya
        yaşamı sona ermiş.
       Geçmişleri 190-200 milyon yıl öncelere kadar
     dayanıyormuş.Olmayan şapkamı çıkarıp,selam
     ediyorum...



Kamera; Barıs        ALİ BEY KUDAR
               Müze'nin sahibi.Gece bile açık olan müze,
        alın teri kokuyor, göz nuru kokuyor.Türkmen kültürü
        kokuyor.Tanrım,özlemiş olduğmuuz kokular
...


Kamera; Barıs      KAZ DAĞLARI  Temmuz-2008

                YAŞLI KAYALAR ve GENÇ ÇAMLAR
  


Kamera; Ali          1600 m. Kaz Dağları

                   BARIŞ İŞ BAŞINDA :))



Kamera; Barıs    Altınoluk-Balıkesir

                      TATİL DEVAM EDİYOR
      Ege'nin serin ve temiz sularına buyurmaz mısızın?



Kamera ;Barıs       Temmuz-2008  Altınoluk

                     KADIN ve ÇOCUK
            İnsan sevmeye görsün birkere.Gülen iki canlıyı da
          sevmişem.:)) Sevmek ne güzel,ne hoş birşey...
         


AYIPLARIN BAHÇELERİ

 

  İnsanlık yol alıyor “özgürlük” adına, “esaret” adına. İlkel köleliğin üzerinden yıllar geçti. Modern köleliğe: ne lafım olur, ne de anlatımım! Gönül işidir, isteklerin ve arzuların kandırılmışlığına boyun eğmek! Gönül işidir,özgür saydığın hayatın, aynı yerde adımlarını sayarak geçirdiğim ömrün!

 

  Tanrı’nın torpilli canlılarının zekâ kullanımlarının yavaş ve hızlılığı “baş döndürüyor” Oyun oynayan birkaç oyuncu,”kıyametin” lüks keyfini yaşarken: alkışlayan binlerce seyircinin “ mideleri kasılır” alkışlamamın yorgunluğunun sarhoşluğu görmez yapar, kayan toprağın özgürlüğünü!

 

  Ne zaman ve nerde başladığı bilinmeyen” hayvanat bahçeleri” oldum olası etkiler beni!

  İnsanoğlu kendi ilkelliğinin ağır adımları içerisinde, hayvanlara öyle bir yaslanmış ve öyle bir yapışmış ki “kurtulan” hayvanları gözlerinden öperim! İhtiyaçlara göre, sınırsız kullanımın, sınırsız esaretini yaşatmıştır hayvanlara! Bütün bu “ihtiyaç giderme” yetmiyormuş gibi, “hayvanat bahçeleri” açılmış, yüzlerce, binlerce yıl ötesi! Kimi, “güç” simgesi, kimi “gösterişin” İNSANİ AYIBI…

 

  Düşünüyorum da, bizden daha üstün bir ırkın, bizim dünyamıza gelip yerleşmesi ve bizleri esaret altına alması ne hoş olurdu! Her bir insana ayrı bir kafes yaptırıyorlar altından, gümüşten ve bilmediğimiz diğer metallerden… Günde üç öğün değil de, altı öğün yemek sunuyorlar: temiz kafeslerimizin içerisine. Bizim oturuşlarımızı, konuşmalarımızı, sevişmelerimizi, dövüşlerimizi izliyorlar karşıki rahat özgürlüklerinden! Sıkça alkışlıyorlar bizleri! Dövüşlerimizi alkışlıyorlar, sevişmelerimizi alkışlıyorlar, gevezeliklerimizi alkışlıyorlar. Güneşi kafesin değerli metal aralıklarından görüyoruz. Yağmuru, rüzgârı ve diğer yaşamları: hep kafes ardından izliyoruz. Ne hoş ve ne rahat olurdu! Emeklilik, yiyecek, içecek ve aile sorumlulukları kalmaz olurdu. Çiftleşme rekabetleri de yok olur, sıradan harika bir yaşam miskinliğine kavuşurduk! Kavuşurduk ki, şu an hayvanlara yaptığımız ve bundan sonra da yapacağımız “gücün” harika karşılaştırmalı keyfini tatmış olurduk…

 

  En ucuz ve en bakımsız olanından tutun da, en pahalı olan “hayvanat bahçelerine” kadar tüm “ayıplı bahçeleri” reddediyorum. İnanın ediyorum. Dünyevi soluk alış-verişte bana düşen enerjimi bu alanda kullanıyorum. Sessiz gibi görünen enerjimin yükselen ısısı ve değişen kimyası, “hayvanat bahçeleri” içinde yükseliyor göğe doğru.

 

  Tatillerin vazgeçilmezi ve çocuklarımızın bol fotoğraf çektirdiği değerli mekânlardın “ayıplı bahçeler” Ayıbı örtmüş olduğumuz kafeslerin ardına saklamışız. Fotoğrafların ardına gizlemişiz…

 

  Kocaman Fillere, Aslanlara, Ayılara, Zürafalara 5–10 metre karelik altın kafesleri sunsak ne olur? Günde üç değil, beş öğün yiyecek versek ne olur? O güzel, o harika canlıların doğal hayatının, doğal olmayan sunumlarının “ayıbını” nasıl öderiz? Nasıl…

 

  Sürekli açılan ellerin, tapınakların tütsülerinin ve çeşitli hoş kokulu seçimlerin yükselişinde: TANRI aranıyorsa ve Tanrıya giden yol, insanlığın en üst erdeminden geçiyorsa: ADALET-ŞEFKAT-MERHAMET nerede? Sorarım nerede? 

 

  Yüzlerce yıldan bu yana, pas geçtiğimiz “bizden” başka her canlıyı küçümsediğimiz “ BİZ” kimiz? O zaman neden ölümlüyüz. Neden son vadenin korkusunu yaşıyoruz? Neden?

 

  Milyarlık insan ruhları ve milyarlık bedenleri içinde, bana verilen: TEK BİR BEDEN ve RUH adına haykırıyorum: “AYIPLI BAHÇELERİ” bir an önce temizleyiniz! Bir an önce, kendimiz için aradığımız ve bulduk sandığımız özgürlükleri: DOĞAL YAŞAMLARI kendi canlılarına HEDİYE ediniz!

 


                                                                       BARIS


07 Temmuz 2008