body oncontextmenu="return false" onselectstart="return false" ondragstart="return false"> BARIŞ'TAN SELAM OLA,SELAM - Blogcu



« Önceki |

13/11/2009

ZAMANIN RUHU


ÖZGÜRLÜĞE ÇIRPAN KANATLAR ÖZGÜR DEĞİLLER

Kamera; Güven                                 Bazen varlığınızı sorgulamaya başlar;
                                          kim olduğunuzu ve neden burada bulunduğunuzu
                                          anlanlandıramamanın ÇILGIN ve KORKULU
                                          keyfini hisseder; kaçarsınız...


BOZCAADA DA OYUN ZAMANI

Kamera ; Güven                 Aradığınız ruhu, bazen de bir deniz kıyısında
                                  çocuk çığılkalarına karışmış yosun kokusunda bulmaya
                                  çalışırsınız.

ÇEŞME LİMANI

Kamera; Güven                 Bazen de aramaya çıkmış olduğunuz ruhu,
                                 insan eliyle onurlandırmış mekanların, yapıların doğa 
                                 ile sohbetinde bulmaya çalışırsınız...




  

  ZAMANIN RUHU

 


 
Bir dost toplantısında tanıştığın önemli bir görevi olan genç adam bana sordu;

 

 “Zeıtgeıst’i okudun mu?” dedi. Şaşkın ve şaşırmış halde, “Okumadım” dedim. Genç adam, çantasını açtı 122 sayfadan ibaret ince bir kitabı bana uzattı.

“Bu kitabı epey aradım, bugün almıştım, sana hediye etmek istiyorum.” dedi. Şaşırdım. Daha tanışalı yarım saat olmamasına rağmen birbirimize ısınmış, hediye vermeye bile başlamıştık. Genç adamın gözlerine baktım. Oldukça kararlı ve içten bir ısrar sunumu yapıyordu. O zaman;

 

 “ Peki, alırım ama bir şeyler yaz. Senden bir hatıra kalsın. Çünkü yakın zamanda görüşemeyeceğimiz belli.”  Batman’da görev yapan genç adamın stratejik bir görevi ve sorumluluğu vardı. Bu kitabı, kitabın felsefesini benle paylaşmak istiyordu. Ardından;

 

 “ Zeıtgeıst’i internette de seyredebilirsin.” dedi.

 

  Bu tür kitapları hemen okumak yerine sindire sindire, birkaç kez okumak isterim. Bakış açısını, vermek istediği felsefeyi, sağ gösterirken sol vurup vurmayacağını anlamak isterim. İlk önce yoğun bir kitap trafiği içinde çıkmış olduğum yolculukta öylesine baktığım kitabın bir sayfasında çok ilginç bir yazı vardı. Diyor ki;

 

  “ Var oluşçu felsefenin edebiyattaki ilk büyük karşılığı diyebileceğimiz Jean Paul Sartre imzalı ünlü BULANTI romanının kahramanı Roquentin, kızıl saçları dışında hiçbir önemli özelliği olmayan, sıradan biridir. 1930’ların Fransa’sında, sıkıcı yaşamından şikâyeti olmayan orta halli bir tarihçidir.

 

  Kahramanımız bir gün sahildeyken eline bir çakıl taşı alır ve aniden irkilir, korkunç bir tiksintiyle karışık korku duymaya başlar. Başlangıçta zannettiği gibi geçici bir delilik anı değildir bu; ‘ Bana bir şeyler oldu’ der. Çakıl taşı, onun yaşamını halüsinasyona dönüştürecek bir başlangıç olmuş, dünyası tutarsızlaşmış, hiçbir şey doğru gelmemeye başlamış. Roquentin baştan aşağı kaygı yüklü bir insan olup çıkmış, yönünü şaşırmıştır. Evren, yaşam, dünya ve insanlar, kısacası var oluş ona artık yalnızca bulantı vermektedir. Yaşamının geri kalanını, ‘dağınık bir acı çekme’ içinde geçirecektir. Fakat aslında bu süreç Roquentin açısından bir ’aydınlanma’ ya da karşılık gelmektedir.”

 

  Sartre’nin 1930’ların sonunda, yani Birinci Dünya Savaşı felaketini geride bırakan insanoğlunun İkinci Dünya Savaşı felaketine doğru koşmakta olduğu bir dönemde sembolleştirdiği meşhur çakıl taşıdır.

 

  Acaba Sartre’nin kahramanının bulantısını yaşamayan kaç kişi kaldı bu diyarlarda? Sartre’nin kahramanı gibi tam manası ile yüksek sesle sorgulanmasa da iç çekişlerde, boyun büküşlerde; her an sorgulanıyor. Çevremize çok dikkatle baktığımızda, Sartre’nin kahramanın bulantısını yaşayan insanları, gömüldükleri sessizlikte bulabilirsiniz. Kozasına girmiş ipek böceği gibi, efendisine ipek üreten sürülerce insan… 

 

 Birinci Dünya Savaşı ile İkinci Dünya Savaşı arasında çok az bir zaman, yani çeyrek yüz yılık bir geçiş olmasına rağmen, savaşın vahşete dönüşen çığlıkları insana yüksek erdemi, ahlakı öğretememiş! Öğretememiş ki, Birinci Dünya Savaşının ardından kitaplar dolusu vahşet, acı, tiksinti bunca yıldır yağan yağmurlara rağmen temizlenmedi.

 

  İkinci Dünya Savaşının üzerinden yarım yüzyıldan fazla bir zaman geçti. Değişen ne oldu? Uygarlıkların birbirine daha yakın olması, yeryüzündeki bölünmüşlüğün temsilcisi olan devletlerin artması; daha güzel bir yaşam mı meydana getirdi? Hayır! Daha güzel, daha adil ve daha hoşnut bir yaşam sunmadı bizlere. Elbette daha çok paralar kazanıldı, daha lüks hayatlar tanıtıldı. Biz ilerlediğimizi sandık, ilerleme bizi iyice geriletti. Şimdi Sartre’nin kahramanı gibi çakıl taşlarına bakıp geçirdiğimiz değişimin acılarını çekmeye başladık.

 

  Hiç kimse çevresinde olan-biten vahşetlere şaşırmasın! Hiç kimse bu kadar renkli ve gürültülü çevrelerimiz olduğu halde, düştüğü yalnızlığa küfür edip, kendini Sartre’nin kahramanı gibi olmaktan alıkoymasın. Çünkü algılarımızın yetişemeyeceği değişimler tüm bedenleri inceden inceye sarıyor. Sabahın çiğ damlacıklarının yeryüzüne düştüğü gibi üzerimize düşüyor. Bulantı ile gelen mücadeleye, değişime hazır olmalı derim…

 


 
O kadar çok bilgi akışı var ki, hangi bilginin doğru-eğri olduğunu anlamak gayretlerimiz boşa çıkıyor. O kadar çok yorum-açıklama var ki, PARANOYA bizim doğal yaşam kültürümüz haline geldi.

 

 

   Soylu Medyamız Domuz Gribi ile yatıyor ve kalkıyor. Erdemli siyasetçilerimiz de öyle. Şimdiye kadar 40 kişi öldü. Öyle ya ölen her canlı onlar için ÖNEMLİDİR! Yılda sadece kazalara 5 bin kişi veriyoruz da neden önemli olmuyor; ben bunu anlayamıyorum. Sartre’ kahramanının çakıl taşına takılı kalması gibi; ben bu atlatmaları hiçbir şekilde ANLAMLANDIRAMIYORUM…

 

 

Yoksa ben acı çekiyor, ben kendi paranoyalarımın kurbanı olup, zamanın ruhunu yakalamaya doğru mu gidiyorum?                       



                                                                                                                                             GÜVEN 

 

 

 

 

 

 

 

7/11/2009

SENİ SEVMEK


GÜZ ZAMANI; TEKİRDAĞ

Kamera; Güven               GÜZ ZAMANI    -            TEKİRDAĞ

                             Doğa yapmış olduğu makyajı temizleyip üzerindeki kostümleri

                    atıyor şimdi. Çıplaklığın utanmazlık olmadığını, milyon kere

                    gösteren doğa; bir kez daha bizim için soyunacak... :))



SENİ SEVMEK

 

 

  Her şeyin oldukça bol olduğu ama avuç içine alınan su gibi akıp giden zamanların dünyasında sevgiyi arıyoruz. Ne kadar çok insan var sevgi üretecek. Ne kadar çok canlı var; sevgilerimizi besleyecek…

 

  Çok eskilerden bir şarkı var. Hani iliklerimize işlemiş ve döngünün döndüğü güzel dünyada, döngü ile yenilenen hücreler gibi sevgi ve özlemle varlığını devam ettiren bir şarkı… Edip Akbayram’ın klasiklerinden birisi;

 

 Seni sevmek sevmelerden birisi

 Ben seni de gülleri de severim

 Belki farklı olur gönül ağrısı

 Ben seni de kuşları da severim

 

 Seni sevmek sevmelerden bir bütün

 İnsanı sevmek, doğa sevmek, yar sevmek

 Ben çoğalan sevgileri severim

 Belki farklı olur gönül ağrısı

 Ben seni de kuşları da severim

 

 Der yılların sanatçısı. İnsan sözler ile bütünleşmiş eylemlerde yaşar. Sadece sloganlaşmış sözler, iyiliği ve sevgiyi laf olarak üreten bedenler kalıcılığın keyfini süremezler. Söz bedenin tekrarlanacak ve döngünün bereketli ovalarından, dağlarından, ormanlarından beslenip de gelmeli.

 

 Sözler, doğanın kendi formülünü oluşturduğu kokulardan, köpük köpük akan sulardan, yeşilin her tonunu barındırıp kuşların barış şarkıları söylediği ormanlardan gelmeli. Sözler beden ile bir bütün ve bütün ile ayrı bir bütün olmayı bilmeli. Söz, o anı değil, anları kurtarmayı hissettirmeli…

 

  Ne kadar çok insan var yaşadığımız büyülü dünyada. Bir yudum suyun ve bir parça ekmeğin minnet oluşturmayacağı zamanı yaşıyoruz. Katmerleşen kalplerin yalancı gözyaşları kimin için akar belli değil! Milyar yaşındaki gezegenimizin milyar sayıdaki insanları sevgiden çok sevgisizlik pişiriyorlar. Ve ağza atılan her lokma lezzetten çok acı vermeye başladı.

 

  Ölümden önce verilen yaşam hakkımızı nice başka ölüm üzerine bozguna uğratırız. Ve ölüm yaklaştıkça yaşamın bize ait olduğunu algılarız geçip giden trene bakar gibi bakarız, gelmeyecek taze günlerin hayaliyle… Ve koklamayı unuttuğumuz gülleri, karanfilleri hatırlarız. Sevgiyi güzel kokular üreten bedenler ile beslemediğimizi hatırlar, sevgisizliğin kölesi olduğumuzun hızdır abı ile inleriz…

 

  Dünyanın zenginliğinin baş döndürücü kısır savaşlarını izlemeye o kadar çok dalarız ki, güleri de, karanfilleri de sevmeyi unuturuz. Toprağın kokusu, suyun tadı, gönüllerin ağrısı yoktur diye; haykırırız. Hâlbuki minnet duyulacak bir tas suyun olağanüstü güzel bir tadı vardır. Ya toprağın birbiri içine geçmiş nice güzel canlının hayat veren kokularına ne demeli! Gönlümüzün nerede olduğunu unutmuş gönül insanlarını gönü ağrısını duyacak, algılayacak insanlığı da bastırılmıştır. Hâlbuki gönül ağrısı bize ait olan bedenin her yerinden ve her yaşı altüst edecek neşede, tazelikte duruyordur da haberimiz yoktur…

 

  Yanan yüreklerimiz gibi yaktığımız ve bir türlü adam gibi tedbir alamadığımız ormanlarımız gibi yanan bedenlerin yangınını yaşıyorum. Kuşları kafeslere kapatıp, ormanları unutmuşluğumuzun günah çıkartma töreninin ezikliğini de ayrı bir KEYİF ile yaşıyorum. Bu keyif öyle bir şey ki, sürekli sevgiyi hapsediyor.

 

 Sizi çok seviyoruz kuşlar; ama kafeslerinizde güzel güzel öttüğünüz sürece. Sizi çok seviyoruz ama tutmuş olduğum takımı ; “Beşiktaş” diye söylediğiniz sürece. Sizi çok seviyoruz kuşlar uçmadığınız sürece; sizi çok seviyoruz balıklar; ama yüzmediğiniz, yüzemediğiniz sürece…

 

  Gönül ağrısının gönülden gönül’e akan bedeni; seni çok seviyorum; kölem-kulum ve itaatkârım olduğun sürece…

 

  Güller, karanfiller sizi çok seviyorum; çamurlaşmış saksı toprağında kokmayı unutmuş güzellikte açtığınız ve hiçbir arı, böceği davet etmediğiniz sürece…

 


 
Şimdi kaybettiğimiz sevgileri, var ettiğimiz şarkılarda yaşatacağız.

 

 

 

Seni sevmek sevmelerden birisi

 Ben seni de gülleri de severim

 

                                                                                                                                    Güven

 

  

 

 

 

4/11/2009

NEFES




İDA DAĞLARI

                     KAZ (İDA) DAĞLARI  1725 M.SARI KIZ TEPESİ

       Her zirvenin bir hikayesi, her hikayenin kendine has,
  kokusu vardır. Bu güzel diyarları özlemişem.

      Ses diyor ki; burada bir kamp kur ve üzerindeki birikmiş tüm
  kirleri; soylu dağların temiz ve güvenli ellerine bırak.         



KAZ DAĞLARI

Kamera; Güven             KAZ (İDA) DAĞLARI

                       Kızıl ve kara çamların bulunduğu diyarlar...

                       Zeus Truva Savaşını bu diyarlardan izlerken, hangi
               duygularının yapıcı ve tatminkar sahiplenmesini yapıyordu
               acaba?

                       Aklın,sanatın,barışın Tanrıçası olan Athena, Truva
              Savaşını neden durdurmadı acaba?

                       Dostlarım, bu dağlarda bütün bunları sorgulaya bilir
              efsanelerin zararsız keyiflerini sürebilirsiniz.Elbette, güne
              anlam,enerji sağlamak adına...







NEFES

 




 
Türkiye’nin siyasi gelişmeleri sürekli gündem değiştirirken, sinemanın gündeminde de nefes filmi var.  Nefes Filmi gerçek hikâyelere dayandırılarak sinemaya aktarılan ve filmleştirilmiş bir eser. Filmi izlemeye gidenlerin yaptığı ilk açıklamalar; “çok etkilendim.” oluyor. Ve çıkan bedenlerin çoğunun gözü yaşlı!

 

  Irak sınırında 2365 metre yükseklikte kurulmuş karakolun 40 askerini konu eden Nefes Filmi, başlarındaki yüzbaşı ile seyirciyi koltuklarına bağlıyor. Her gün duyduğumuz şehit haberlerinin nasıl meydana geldiğinin hüzünlü izlemesini yapıyorsunuz. Soğuğun, yalnızlığın bol olduğu yükseltilerde kayalar arasından çıkan kurşunların sıcak insan bedenine girdiğini ve kan fışkırttığını, kanınız donarak izliyorsunuz. Fakat biliyorsunuz ki, sımsıcak koltuklarınızdan kalkıp, yine sımsıcak evinizin yolunu tutacaksınız. Aradaki mesafede filmi tartışıp, “çok iyi, çok etkilendin” deyip yüksek vicdanınızı da TATMİN edeceksiniz. Ben de öyle yaptım diyemeyeceğim!

 

  Emek harcanan her şeye saygım vardır. Bir filmi eleştirmeni olmasam da, kendime ait görüşlerim, algılarım ve hissettiklerim vardır. Nefes Filminde de hislerimi ayrı, aklımın eleştirisini de ayrı bir kefeye koyarak irdeledim. Çok duyarlı ve oldukça gerçeklerden beslenecek Nefes Filminin gerçekliğe oldukça yakın olacağını sanmıştım. Ama aldandığımı hissettim.

 

  Konuların birbirinden kopuk oluşu, bağırış-çağırışların netleşip karakol binasına ruh vermeyişine üzüldüm. Orada yaşayan 40 askerin konuşmaları, aileleriyle telefon görüşmeleri; doğallıktan çok, yapaylığa kaymış. Aileler ile görüşme yapan askerler ile konuşan kadın sesleri; birbirinin aynısı gibiydi. Hâlbuki her yöreden olan askerler, yöresel farklar, şiveler taşıyan anneleri ile görüşüyorlardı. Sesler ve şive farkı çok net olmalıydı. Metrelerce yüksekliğin harika bir görsel şölene dönüşmüş olacağını zannetmiştim. O da olmamış! Sadece bulutların üstünden yapılan çekimler; bulutların şölenine dönüşmüş. Havadan 360 dereceyi görüntüleyecek bir çekimin Nefes Filmine katkısı oldukça fazla olacaktı.

 

  Hazırlıkları 140 gün süren film, gerçek bir hikâyeden yola çıkılarak yapılmış. Doğu sınırımızda 2365 metrede terör belası ile savaşan 40 asker ve bir yüzbaşının gerçek hikâyesinin kokusunu tam anlamıyla alamadım. Yüzbaşıyı seslendiren ve oynayan sanatçı ne bir komutan, ne bir asker tiplemesi oluşturmuştu. Asker elbiseleri içinde, askerliği benimseyememiş görevini yapmaya, rolünü oynamaya alışan bir tiyatrocuydu sadece…

 

  Yüzbaşı eşiyle yaptığı telefon görüşmelerinin tamamında adına “doktor” dedikleri terörist başı da katılıyor. Yüzbaşı ile eşi telefon konuşmasına başlayınca “doktor” lakaplı terörist başı da dâhil oluyor, Yüzbaşıya hadlerini bildireceğini, sağ dönemeyeceğini söylüyor. Her nedense, aralarında soylu bir rekabeti oluşturmaya çalışılmış; yüzbaşı ve terörist başı arasında ki düzeysiz konuşmalarda ERDEM aramak yanlıştır. Ama o kadar yoğun ve acıların yaşandığı, yaşanacağı bizden çok farklı bir dünyası olan dağların, düşman ile soylu bir düşmanlık yapması; kendi içinde onurlu bir iletişime dönüşebilirdi. Tarih de oldukça fazla örnekleri vardır. Yendiğiniz düşmanın soylu savaşçılarını ve komutanlarını nazikçe ağırlarsınız. Bu insanın en büyük vahşetleri işlediği zamanda bile insan kaldığını, savaşın bittiğinde BARIŞIN var olacağını gösterir.

 

  SAHİ BU SAVAŞ KİMİN SAVAŞI?

 

  Her ne hikmetse dağda yaşayan eğitimsiz teröristlerin terör başı olarak filme konu olan “doktor” lakaplı terör başı da soylu bir düşman çizgisine çekilmek istenmiş. Hal buysa; birbirini düşman gören, yüzbaşı ile terörist başının bol argolu lafları, hiç gereği olmayan bir küfürle süslenmek istenmiş. Terörist Başı telsizde görüştüğü yüzbaşıya; “ yüzbaşım, senin a… koyayım.” diyor. Aynı kelimeyi de yüzbaşı” ben de senin a… koyayım.” lafı ile dengeliyor. Daha doğal, daha gerçekçi olsun diye konulmuş olan bu küfür; tam aksi etkiyi yapıyor. Neredeyse terörist başı ile dertleşecek bir yüzbaşı, yine kenar mahalle cehaletinin küfrünü yapıyorlar.

 

  Son zamanlarda yapılan filmlerin çoğunda argo ve küfürler sinemamızın bir parçası haline geldi. Çünkü günlük hayatımızın bir parçalılar. Onlarsız olmuyor. Ama iyi bir kareye konulmamış küfür ve argo, neredeyse tüm duygu akışını farklı bir yere çekiyor. Bu filmde de, konan küfür, aynı etkiyi yapıyor.

 

  Nefes filmi doğudaki bir sınır karakolumuzun gerçek çilesini bir parça da olsa anlatıyor. Televizyonlarda bolca izlediğimiz şehit haberlerinin şehitlik oluşumunu birazda olsa hissettiriyor. Bu filmdeki oyuncular emekli bir askerden yardım da almışlar. Fakat 30 yıllık ölüm-kalım haberlerinin yaşandığı ve oldukça bol tecrübenin bulunduğu hikâye; bence oldukça kısır bir döngü içine hapsedilmiş.

 

  Filmde sanat kokusundan çok ticari bir mantık kokusu aldım. Elbette film para kazanmalı ama film ve böyle bir konu üzerine yapılan bir film; on yıl sonra da adından söz ettirilmelidir. Ne yazık ki, Nefes Filmi bir yıl sonra unutulur gider.

 

  Bir filmin konusunun zenginliği, kişiler arasındaki gerçeğe yakın olan ilişkilerle, müzik ve görsellik ile desteklenmiyorsa; ne kadar para harcansanız harcayınız; filmi sanatsal bir değeri taşımıyordur. Bol reklâm yapar, ilah da Nefes, dersiniz ama nefesinizi tutarak gittiğiniz filmde benim gibi hayal kırıklığına uğrarsınız.

 

 Nefes Filminin son anlarında teröristler ile çarpışmaya giriliyor. 2365 metre yükseklikte ki karakol da gecenin sessizliği yaşanıyor. Askerler soğuğun dondurucu, karın beyaz görüntüleri içinde nöbet tutuyorlar. O an olan oluyor. Bombalar düşmeye başlıyor. Karakol darmadağın oluyor. Bağırış, çağırışlar ve tam anlamıyla kargaşa yaşanıyor. Fakat ne hikmetse karakolu aydınlatan ışıklar, film seti keyfiyeti içinde pırıl pırıl yanıyor.

 

 Acaba hangi karakol, hangi asgari strateji her an savaşın, saldırının yaşanacağı bir yerde kutlama törenlerinin benzeyen IŞIKLI GÖSTERİYİ düzenler?

 

 
Nefes, gerçek bir hikâyenin bu kadar gerçek konu ve tecrübe içinde tam manası ile acemilikler taşıyan, sanat değerinden çok TİCARET kokan acemi bir film olmuş.

 

 
Ölümü, vahşeti, soğuğu, kar beyazlığını, yüksek dağları, ailelerinden uzak kalmış askerleri; çok daha gerçekçi görsel hale getirip seslendirebilirlerdi. O zaman Nefes, her nefes aldığımızda bizle birlikte olur, dağlara müzik ile kar ile özlem ile acı ile sevda ile giderdik…

 

                                                                                                                                                  Güven

 

 

 

 

 

 

 

 

  

31/10/2009

NEY AŞKI


BAYRAM KEYFİ

Kamera; Güven                 DEVLET GÜVENCESİ

                         Sırtını Vilayet binasına dayayan Doğa Irmak
               Bayram neşesini bayraklarımızın altında yaşıyor.

TEYZELER ve YEĞENLER

Kamera; Güven           TEYZELER ve DOĞA IRMAK

                         İki şık teyzenin yanında Doğa Irmak
                yan bakılmayacak kadar mutlu görünüyor.:))

                       "Hani benim gençliğim demeyeceğim
                 ama; hani benim teyzelerim diyeceğim." (...)


ŞEVKATLİ BAKIŞLAR

Kamera; Güven            ŞEVKATLİ BAKIŞLAR

                        Bir çocuk, çocukluğunu yaşama şansında,
              şevkatli bakışlar gölgesinde daha ne isteye bilir ki?

                       Şevkatin yoksun çocukları,kabuslarımızın en
              garantili korumaları olacaklardır. Ve içimiz titrerken
              gerilim filminin bir an önce bitmesini isteyip; biz nerede
              yanlış yaptık diyeceğizdir...
DOGA IRMAK GÜVENLİ ELLERDE

Kamera; Güven                KOLLARIN VERDİĞİ HUZUR

                            İçten bir sarılmaya, kim hayır diyebilir ki?

                    Sarılışın içtenliği kendi armağanını duyacağı
                    güzel kokular ile alacaktır. Tüm kirlenmelere inat,
                    dünyamız; sürekli arınmışlık üretir...


GENÇ BAYANLAR (TEYZE VE YEĞEN)

Kamera; Güven             ŞIK ve BAKIMLI HANIMLAR


                             Meltem ve Doğa Irmağın mutluluk fotoğrafları.

                             Sevgili Hüseyin ve Meltem, güzel evlerinde bizleri
                         ağırlama onurunu yaşattılar. Genç ve mutlu iki
                         güzel bedene; teşekkürümü borç biliyorum.



NEY AŞKI

 

 
Liman çay bahçesi yağmur sonrasının sessizliğine bürünmüştü. Sandalye ve masaların büyük çoğunluğu ıslanmış. Kuru ve korunaklı olan birkaç masada, yağmur sonrası gelmiş insanlar vardı. Hemen yakınımda bir kadın ile bir erkek oturuyordu. Konuşmaları bana kadar çok net olarak geliyordu.

 

  Yaz günlerinin kalabalıkları yok olmuş, yerini daha bir liman-deniz tutkunlarına bırakmışlardı. Şimdi, sonbahar ve gelecek kış mevsiminde hep aynı yüzlerin tanıdık selamları daha da fazla olacak.

 

  Ekim ayı yağışlarla, göğün bizden aldığı suları tekrar geri vermesiyle hızlı başladı. Yağışlar o kadar çok ki, sonbaharın sararmaya alışmış ağaçları bile yeşil kalma telaşında.

 

  Çay tazeydi. Sigaramın taze dumanında iyi keyif veriyordu. Sakinliğin verdiği şansı, birikmiş yazı notlarım ile değerlendirdim. Ve kalkmayan kâğıdım, kalemim bir konu daha yazacağının farkındaydılar. Yan masadaki kadın ile adamdan ilginç konuşmalar duyuyordum. Kadın, 25–26 yaşlarında bol ışık saçan bedenin yüzünü taşıyordu. Kendinden emin ama oldukça kızgın ve sıkkın; aydınlık beyaz tenli yüzüyle adama güvenli bir sohbetin demini veriyordu.

 

  Adam, 30–33 yaşlarında olmalıydı. Nedense genç olmasına gençti ama dünyanın yükünü sırtlamış bir ciddiyet içinde kadını dinliyordu. Belli ki karşısında duran beyaz tenli bol ışık saçan kadını önemsiyordu.

 

  Kadın;

 

   “Delirmek üzereyim arkadaş. Bir türlü ney kursu verecek birini bulamıyorum.” Dedi.

 

  Adam;

 

  “ Delirmek iyidir-hoştur.” derken kadının düştüğü durumu biraz da olsa, rahatlatmak ister gibiydi.

 

  Kadın;

 

  “ Olacak iş değil ya, koca şehirde bir ney çalan olmasın! Bu benim için çok önemli. Her gün aynı işi yapmaktan sıkıldım. Beni anlıyorsun değil mi? Çıldıracak gibiyim! Okuldan eve, evden okula iyice içime kapandım.”

 

  Anlaşılan o ki, bizim bayan arkadaşımız resim öğretmeniymiş. Ve her kesin kendine yettiği bu dünyada, o da kendi kendine yetme telaşı içinde sıkıntılı günler geçiriyormuş. Sıkıntıyı bir uğraş ile dağıtmak, hayatına başka bir anlam katmak için ney üflemek, ney çalmak istiyormuş.

 

   Adam;

 

  “ Annen ile baban izin verdi mi? O sorunu hallettin mi?” Dedi.

 

  Kadın;

 

   “ Ney kursu verecek insan bulamayacağım için ses çıkarmıyorlar. Kurs veren olsa, bu ney de nereden çıktı, başka bir iş öğrenemesin diye çıkışacaklardır. Zaten biliyorsun ki, baştan beri ney kursuna karşılar. Ama ben bu konuda oldukça kararlıyım. Sanki benim hayatımı değiştirecek gibi geliyor.”

 

  Adam;

 

  “ Lütfen kendine eziyet etmekten vazgeç! Bu şekilde üzülmeye devam edersen, kendini yıpratır yok olup gidersin. A, B, C diye planların olmalı. A olmuyorsa, B’ ye geçersin. O da olmaz ise diğerine. Esnek olmak, sürekli alternatif üretmek çok önemli! Ve bazen isteklerimiz olmaz. Neden olmadıklarını, bilimsel ve matematiksel olarak sorgulamalı, biz neresinde olacağımızın kararını ona göre vermeliyiz. İçine kapanman, kimselerle görüşmen de sosyal kısırlığa yol açacaktır.

 

 Nasıl ?

“Biliyorsun ki, insan diğer canlılardan beslenir. Döngü sürekli hareket halindedir. Dünyanın hiçbir şekilde durağan olmadığı meydandadır. Dinlenmek adına yalnızlık iyidir. Ama kısa sürmeli. Sen kendine yetiyor, birçok sorunu zekân ile çözüyor, hiçbir sorunu yok gibi algılanıyorsun.

 

  Kadın;

 

  “ Gerçekten de öyle. Beni dışarıdan izleyenlerin çoğu özeniyor. Ne kadar mutlu olduğumu söylüyorlar. Hâlbuki oldukça sıkkınım. Bir şeyler yapmalıyım.”

 

  Adam;

 

  “ Bazen insanlar sevdikleri, imrendikleri insanların onlardan yardım istemelerini beklerler. Onları mutlu etmek, bize yardım etmelerini sağlamak için çözemediğimiz veya çözmeye çok yaklaştığımız sorunlarımızı diğer insanlara aktarmamız onları onurlandırır. Önemsendiklerini, kendi bilgilerinin de önemli olduğunu düşünürler. Ve bize yardım etme gayreti içinde mutlu olurlar. O durumda o insanın gözünün içine bak lütfen. Bize sunduğu besin harika bir enerji olarak bizi gelir. Ve biz doğanın içindeki tüm canlılardan besleniriz. Yalnız kedi aklımıza, bedenimize duyduğumuz şükran; bizim kendi kendimizi beğenmemizi, adeta kendi kendimize tapmamızı sağlayacaktır. Ve en küçük sorunlarda başarısız olduğumuzun kanısına kapılacağız.”

 

  Kadın;

 

  “ Ne yapmalıyım? Bana yardımcı ol lütfen! “

 

  Adam;

 

  “ Sığınabileceğin bir sürü dost var. Sürekli değişik insanlar ile konuş. Bazen sıradan sohbetler bile bizi sıkan ruh âlemini rahatlatmaya yeter. Kitaplar ve spor oldukça önemli bir kurtarıcıdır. Sanat adına, sinema ve tiyatro faaliyetleri düzenli aralıklar halinde takip etmelisin. Mümkün olduğu sürece seyahat etmeye bak. !”

 

  Kadının yüzü daha da ışıklanmış, kendine güvenen kadın daha bir şefkatli hale gelmişti. Sanki bir saat önce gördüğüm kadın o kadın değildi. Ruh ve beden aynı inancın ve kararlılığın besinlerini almış gibiydiler. Ve kadın adama;

 

  “ Teşekkür ederim. Ney kursu önemli ama olmuyorsa, başka bir kursa başlarım. İlk fırsatta da, seyahate çıkacağım. Merak ettiğim bölgelerimiz, şehirlerimiz var.”

 


 
El sıkışan iki insan; iki sevgili değildi ama iki dost, iki arkadaş veya iki akraba olmalıydılar. Ve bu sohbetin misafirliği bana yazı yolculuğumda bir yazı bulma keyfi yaşattı. Sonunun mutlu bitmesi, genç kadın adına, ona yardımcı olan adam adına oldukça anlamlıydı.

 


 
Benimde inandığım ve sıkça başvurduğum davranışların özetini adamın konuşmalarında görür gibiydim. Kısacası adam;

 


 
Dol ve boşal mantığı ile Şarj ve Deşarj olmalıyız diyordu. Evet, olmalıyız yoksa bizim önemsemediğimiz hayat; bizi asla önemsemez. Çünkü bizlerden oldukça fazla var…


                                                                                                        Güven 

 

 

 

 

 

27/10/2009

TARAF GÖRÜNEN KARŞI TARAFLAR

 

GÖKÇEADA

Kamera; Güven                   Tepe Köy-Gökçeada TAŞ EVLER

                                    Marifetli güzel insanların, bu diyarları sevmiş
                   zorunlu göç etmiş insanların yaşadığı diyarlar

                                     Taş evlerin hastasıyam! Eğer bir taş eve sahip
                   olmadan gidersem ; gözler bön bön bakacaktır doyamadığım
                   dünyanın taş ve insanın bir araya getirdiği sanata
...

GÖKÇEADA

Kamera; Güven                          GÖKÇEADA-ÇANAKKALE


                                   Bu küçük bebek daha 600 yaşları civarında. :)) 

                    Bu güzel diyarlar tam da güz zamanı çağırır beni! Tanrım, yine
                    o ses; doğanın makyaj yapmamış halinin erdemli sesi...



GÖKÇEADA

Kamera; Güven                     Gökçeada Tepeleri


                             Günün her saati farklı anlatımlar sunuyorlar. Bir de
             tepelerin dilinden anlasam! Ne hoş, ne harika olurdu. :))

Maria

Kamera; Güven                  Zeytinli Köyü -Gökçeada    Maria'nın Evi

                                    Güzel marifetli Maria'nın el emeği kurabiyelerini
                       özlemişem. :)) Selam olsun,sıhat olsun yetenekli, konuşkan
                       Maria'ya.


  

TARAF GÖRÜNEN KARŞI TARAFLAR



 

  Bu güzel toplumun en önemli sancılı taraflarından birisi de; taraf görünüp karşı taraf olmasıdır. Bazen de tarafsızlığın el değmemiş keyfine sarılmak isteriz. Herhangi bir yere gittiğinizde yeni birileriyle tanıştığınızda, size sorulan ilk soru; nerelisiniz? Kim olduğunuz ve nereli olduğunuz sizin fikirlerinizden çok önce; ayrı bir önem taşır; taraf görünen karşı tarafın canlılarına.

 

 
Taraf görünen karşı taraf olan bilge insanlar; her dönemin adamı-kadınıdırlar. Onlar siyaset sahnesinde, onlar medyada, onlar iş hayatındadır. Ve onlar bu güzel ülkenin soylu sahipleridir. Ama onlar, Kurtuluş Savaşında yoktur. Onlar Atatürk’ün yemek sofrasındaki yemek kültürünün ülke sevdasının felsefesinde yokturlar. Onlar batmış batırılmış, ayrıştırılmış, köhneleştirilmiş bölgelerimizin kan davalarında, gecekondu diyarlarında yokturlar.

 


 
Herhangi bir yere, sizi tanıyanların olmadığı bir yere gider, maç izlemek istersiniz. Yanı başınızda oturan kişi; “hangi takımı tutuyorsun” sorusu ile hangi renklere ait olduğunuzu merak eder; sizin spor felsefenizi merak etmeden önce. Ona göre sövüp sayacaktır gönlünce. Onun tuttuğu takım taraftarıysanız, belki de sizle el tokuşturacak, küfürlerin demlenmesinde size yardımcı olacaktır. 

 

 Taraf görünen ama ruhlarının baskın kültürü adına sürekli karşı taraf olanlar; size merhaba der demezler; “nasılsınız” derler en içten ve sevgi dolu meraklı gösterileriyle. Ve siz yorgun, bitkinseniz; size uzanan ele; iyi olmadığınızın rahatlamasını verirsiniz. Günün ve önceki günlerin içinde yaşananların, size ait bedene uygulamış olduğu baskıları anlatır ve siz anlattıkça karşı tarafın sizi dört gözle dinlediğini sanırsınız. Ama taraf görünen karşı taraf, sizin bedeninizin ve direncinizin ne durumda olduğunu merakıdır asıl amacı. Nerede elaman deyip, nerede pes edeceğinizin ince çizgisini görmek ister.

 

  Siz “nasılsınız” diyen taraf görünen karşı tarafa sığınmış, bir kez yolculuğa çıkmışsınızdır ona doğru. Size bakan gözlerin, size ara sıra destek veren sesin; usta işi bir sanatçı titizliğinde rol yaptığını anlamaz-bilemezsiniz. Siz yüklendiğiniz yükün bedeninize ağırlık yerine, hafif bir baskı yapma isteğiyle anlatır durursunuz.

 

  Sizi dinleyen taraf görünen karşı taraf; sizden daha heyecanlı, sizden daha öfkeli, sizden daha sizi sahiplenen görünür. Sizin adınıza bir yerlere tepki gösterip; “namussuzlar, vicdansızlar.” der. Sanki sizin sesiniz, sizin bedeniniz ve sizin koruyanınız olmuştur. Siz daha da yakınlaşır, belki en özel, en mahrem bildiklerinizi anlatırsınız. Farkında olmadan tüm kalelerinizi açıp, tüm anahtarı; taraf görünen karşı tarafa teslim etmişsinizdir.

 


 
Taraf görünen karşı taraf; ölümsüzlüğün peşinde koşan kötü Tanrıça gibi beslenmiş, sizden alabileceğinizi almıştır. Yaşam standardınızı, yaşam içindeki yolculuğunuzun keyfiyetini taraf görünen karşı taraflara teslim etmişsinizdir. Ve sizin mahremiyetiniz, sizin özenle koruduğunuz gizliliğiniz denizde dalgalanır gibi dalgalanır toplumun içinde. Kıyıya her çarpışında kıyıdan bir parça koparışında, sizden de bir parça alır gider doğal yolculuğun doğal olan dengesinde.

 

 
Gelişmiş uygar ülkeleri ahlaki açıdan, insani açıdan ve daha birçok yönden eleştirebilirsiniz. Ama kurumlara verdikleri önem, sivil iradenin özgüvene sahip olup, yaşadığı yeri kendi mülkiyeti gibi sahiplenmelerine hiçbir şey diyemezsiniz. Çünkü uygarlığı besleyen derelerden bazıları da; sivil iradenin kendine olan özgüveni ve ülkesine kendi mülkiyeti gibi sahip çıkmasıdır.

 

 Dayı-amca-yeğen kültürünü sağlıklı bir sosyal hayata çevirememiş olmanın çözülme süreci içinde bir yerlerdeyiz. Türk toplumunun önemli sosyal güvencesi olan akraba kültürü; inanılmaz yaralar alırken; şaşmış ve şaşırmış insanlar; güveneceği kurumlar bulamaması yüzünden; taraf görünen karşı taraf insanlara sığınırlar.

 

  Bitkin, ümitsiz insan; taraf görünen karşı tarafa, can simidine sarıldığı gibi sarılır ama nafile bir sarılıştır. Taraf görünen karşı taraf öğreneceğini öğrenir öğrenmez, bir başka karşı taraflığa çoktan yelken açmıştır bile.

 

 
Ve yanı, başıboş kalan bitkin insan; bir başka taraf görünen karşı tarafı aramak için sendeleyerek yürür.

 

 
Güzel ülkemizin fedakâr ve soylu insanları taraf görünen karşı tarafları aramak yerine, devletine sarılmalı, kendi mülkiyetine sarıldığı gibi. Devletinin aksayan kurumlarına sığınmalı, kendi kulübesine sığındığı gibi.

 

 

Ve bitkin insan, bitmemiş olduğunu göstermek için sivil iradeyi, sivil kuruluşları desteklemeli; kendi başına geleni, bir başkasının başına gelmesin diye durmadan irdelemeli…


                                                                                                                                                             Güven 

 

 

 

 

 

23/10/2009

HEMŞERİM YOLCULUK NİRE

 

İPSALA OVASI

Kamera; Güven                              İPSALA OVASI


                                       Suyu bol olan ovada neredeyse her şey 
                        yetişir. Bir tek ... yetişmez... Ne diyem ! 

                                       Çok şey borçluyum haylazlığımın harika 
                        güzel yerlerine. Gelmiş geçmiş en büyük haylazı;
                        yani beni yetiştirdi bu diyarlar. 

                                      Geride kalan ruhların bedenlerine; Nineye,
                        Dedeye, Babaya,Kardaşa; bir kaç mütavazı dosta;
                        SELAMLAR OLSUN...
          

YAVRU LEYLEKLER

Kamera; Güven                LEYLEK YAVRULARI


                                     Şimdi kim bilir nerede güneyin hangi baharat kokan
                    diyarlarındadırlar. Bu üç haylaz büyüdüler ve de göç
                    ettiler. 

                                    Şimdi İpsala Ovasının bol balıklı, kurbağalı sulak
                     alanları gözlerinde tütüyordur. .)) 

                                    Bereketli pirinç yiyelim diye atılan zehirlerden 
                       leyleklerde nasibini alıyorlar ya , neyse...
            




 

HEMŞERİM YOLCULUK NİRE

 

   Köhnemiş minibüsün şoförü tıka basa doldurmuş olduğu yolcular ile batıya, balkanlara doğru ilerliyordu. Bende batıya, balkanlara doğru gidiyordum. Doğduğum ve bir süre yaşadığım yerler; gelişmişlik ile gelişmemişliğin inanılmaz çelişkilerini izledim. Bir tarafta en pahalı arabalar burada görülürken, bir tarafta yüzü buruş buruş olmuş insanların yıllardır üstünde taşıdığı eski elbiseler ile gelişmemişliğin buram buram koktuğu diyarlardayım.

 

  Minibüs doluydu dolu olmasına ama benim için durdu. Minibüs şoförlerinin âdetindendir yolda yolcu bırakmazlar. Benim boyuma göre oldukça alçak minibüs içinde durmakta zorlanırken, arka koltukta oturanlar; “Buraya gel hemşerim.” Dediler. Kimi sağa, kimi sola kıpırdadı. Zaten oldukça zayıf yolcular oturuyordu. Benim sığacağım kadar bir yer açıldı. Bedenler bedene, soluklar soluğa karışıyordu.

 

  Köhnemiş minibüs tam anlamıyla paketlenmiş bir koli gibi yol alıyordu. Sanırsınız artık yolcu almaz veya alamaz. Daha bizim kadar yolcu çıksa inanın ağzında diş kalmamış, minibüsüne bir sırdaş gibi yapışmış şoför onları da sığdıracak bir yer bulur.

 

  Sol tarafımda oturan adam daha yeni sarımsak yemiş olmalı. Bin derde deva sarımsağı buralarda severler. Mutlu eder yiyen insanı. Hastalıklara karşı korur. Ama bir de buram buram kokmasa. Bana; “ Hemşerim nerelisin, ne iş yaparsın dediğinde” az ve kesik cevap verişimin baş nedeni de sarımsağın dayanılmaz cazibesiydi.

 

   Minibüste oturanları tek tek gözledim. Sanki daha yeni bitmiş bir savaştan dönen, savaşın kaybetmiş onurlu taraftarlarıydılar. Adamların sakalları çıkmış, kadınlar kadın olduklarını unutmuş bir dağınıklıktaydılar. Ya çocuklar! Sıska bedenleri ve sarı yüzleriyle kurtuluş savaşının çocuklarını andırıyorlardı.

 

  Minibüs yolcuları içinde onlara benzemeyen o diyarlara ait olmayan iki yolcu daha vardı. Hemen önümde oturan küçük bir kız ve genç anneydi. Küçük kıza oldukça iyi davranıyor onun her çocukça sorularına anlamlı ve eğitici cevaplar veriyordu.

 

 Kim di bunlar? Küçük kızın sol eli baştan aşağıya boya içindeydi. Ne güzel çocukça eğlenmesine, bedenini bir tuval gibi kullanmasına izin verilmişti. Oldukça olumlu ve bol seçenekleri olan bir anne olmalıydı. Güzel ve bakımlı bir kadındı. Çocuğunu da çok seviyor olmalıydı.

 

  Hangi anne çocuğunu sevmez ki? Şartları en kötü olduğu zamanlarda bile yavrularını koruyan, kollayan ve onlar için gözünü kırpmadan kim bilir kaç anne sonsuzluğun yolculuğuna çıkmıştır! 

 

  Minibüsün standart olmayan koltuklarına yağlanmış kıçlarımız rahat bir şekilde oturmamış olsa da, batıya doğru ilerliyorduk. Hani yıllardır ilerleyip de bir türlü batılı olamadığımız diyarlara…

 

 Ne büyük bir aldatmacanın kurbanlarıyız bizler. Ne büyük… Hangi yalanların hangi körleşmiş çıkmaz sokağı için yanalım! Ne kendimiz, ne de başkaları olabildik. Ne doğunun baharat kokan acılı diyarlarının insanlığını tanıtabilip sahiplendik, ne de batının ölüm-kalım savaşı içinden çıkarmış olduğu kurnaz-disiplinli medeniyetlerine sarılabildik.

 

  Balkanlara iyice yaklaştık. Az ötemizde büyük ovalar uzanıyor. İpsala’dan Ege Denizine, Ege’den Edirne’ye kadar… Rumeli diyarının en bereketli ovası, ülkemize pirinç üretiyor. Artık gelişmiş ülkelerin gelişmemiş ülkelere hediye ettiği suların, sıtmaların içinden beyaz pirinçler yetiştiriyoruz.

 

  Biraz ileride Meriç kendi yolculuğunu devam ettiriyor. Balkanlardan Ege’ye doğru süzülüyor; yüzyıllardır süzüldüğü gibi…

 

  Suyu bol olan toprakların sulu ve bereketli ovasında yıllardan bu yana pirinç(çeltik) ekiliyor. Kazananın yanında kaybedenin bol olduğu güzel diyarların gizli laneti hep burada duruyor. Kurumuş yüzlerde gülümseme, kendi korkulu manzaralarını oluşturmuş.

 

  Çeltik(pirinç) ekimini bilmeyenlere hatırlatmak isterim! Su içinde yetişen çeltik, ekilmesi ve yetişmesi arasında geçirdiği 5–6 aylık süreçte sürekli ilaçlanıyor. Kurda-kuşa, hastalıklara karşı ilaçlanıyor. Yani, o beyaz taneli pilavın efendisi pirinç, suyun bereketi ve ilacın zehri ile büyüyor. İnsan sağlığına ne kadar ve ne kalıcılıkta etki ediyor; Allaha emanet… Fakat doğaya tam manası ile katliam yapıyor.

 

  Çeltik ekim sahaları yakınında yaşayan milyonlarca canlı, çeltiğe akıtılan zehirler ile ölüyor. İnsanoğlu daha iyi beslensin, daha iyi semirsin diye, elle sayılamayacak, kalple onarılamayacak sayıda hayvan telef oluyor. Ve her ölen hayvan kendi buruk lanetini bırakıyor geride. İşte bu yüzden çeltik ekilen diyarlarda, gülenden fazla gülmeyen vardır. Bu diyarların kendine has kokusu, güzelliği, mutluluğu çeltik ekimi yapılmadığı zamanlarda kaldı… O zamanlar benim de o topraklarda yaşadığım haylaz ve mutlu zamanlardı…

 

 

  Minibüsün içindeki hava sıcaklığı artıyor. Ve yanımdaki adam merakını gidermemiş olarak tekrar soruyor;

 

  “Hemşerim buralımsın?”

—Buralıyım

 

  “ Ne işle meşgulsün? Öğretmen misin?”

—Muhasebe işçiliği yapıyorum

 

   İki işim olduğunu söylemiyorum. Muhasebenin yanında gazeteciliğimi söylesem, iş başka tarafa kayacak. Belki de gazetece dediğin bu köhnemiş minibüste gider mi diye sorgulanacağım…

 

  Bir zamanlar dedelerimizin yaşadığı, onurlandırdığı ve babalarımızın bir fırtına gibi halkçılık rüzgârları estirdiği bu güzel diyarlarda doğudan batıya doğru ilerliyorum.

 


 
Minibüsün her köyü geçerken duruyor ve saçı sakalı uzamış suskun insanları sırayla indiriyor. Balkanlar elimi uzatacağım mesafede. Balkanların hemen berisinde Türk Yunan sınır kapısı duruyor. Meriç Irmağının bir çizgi gibi sınır oluşturduğu sınır kapısı; kimi doğudan batıya, kimi batıdan doğuya insanları kavuşturuyor.

 


 
Ne hazindir ki kültürler kavuşmuyor. Kavuşmak yerine aç ve doymak bilmez kurnaz kültürler doğunun güzelim allı-pullu, duvaklı bakir kültürlerini yutuyor.

 

                                                                                                                                                  Güven

 

 

 

 

15/10/2009

MİL GETİREN SULAR



HORA FENERİ-HOŞ KÖY -TEKİRDAĞ

Kamera; Güven Ekim 2009   HORA FENERİ

                         Yüz yaşını çoktan aşmış fenerin hikayesini dinlemek
                  için gittik. Gün çoktan ağardığı için, fenerciyi bulamadık.

                         Halbuki ne umutlarla gitmiştim, bu küçük bebeğin
                  ve burada onla yaşayan insanların nesillerdir paylaştığı
                  hikayeleri dinlemek ve o hikayelerin içine girmekti 
                  amacım. Fener sessizliğin dinlencesi içinde Marmara'yı
                  selamlıyordum. Çevresindeki zeytin, inci ağaçları da
                  bizi selamladı.

GÜZ İNCERLERİ-HOŞ KÖY

Kamera; Güven        Hora Feneri gölgesinde incir yeme vakti. :))
                              

                            Aziz Bey ile Yunus ustaya seslendim; "Acık da bana
                    bırakın." Diye :))

                            Hazan zamanı ve bereketli toprakların incir ağaçları
                    verebilecekleri en güzel meyveleri vermişler. Kurt-kuş ve
                     diğer canlılar yemiş de bitirememiş.

                          Göz hakkıdır deyip; bir-kaç incir de biz yedik. Bal tatlısı
                       güzel incirler...

VADİ ARASINDA KÜÇÜK ve YAŞLI BİR KÖY

Kamera; Güven                   UÇMAKDERE KÖYÜ-TEKİRDAĞ

                                   Vadinin içinde bulunan yaşlı köy; geçmişe kazınmış
                          anılar ile sıkıştığı vadiden sesleniyor! Sanki yorgun,bezgin
                          insanlığı; yokluğun zamanındaki insanlığa davet ediyor gibi!

                                 Ben bu köyü, köyün insanını sevmişem. :)) Ele yaşlı
                            dost çınarlarına gönül vermişem.

DOST ÇINAR-UÇMAK DERE KÖYÜ-TEKİRDAĞ

Kamera; Güven               Uçmakdere Köyü girişindeki dost çınar
                                    ağacı ; hoş geldiniz diyor. Vadinin sessiz ve yaşlı
                                    köyüne hoş geldiniz.

                                               Koşulsuz yaklaşır ve yaşlı bir insanı sabırla
                                     dinlerseniz ; bu diyarların buruk hikayesini de 
                                     dinlersiniz. Ve ince siyaseti ustalık diye satan batı
                                     devletlerine lanet okursunuz. Bu köy eski bir Rum köyü.
                                     Şimdi onlardan geriye bir-kaç ev ve taş yollar ve de
                                     eski hikayeler kalmış. Tıpkı Rumeli diyarlarından
                                     göç eden Türk insanının geride bıraktığı hikayeler gibi.
                                     


BİLGE ÇINAR AĞACI-UÇMAK DERE KÖYÜ

Kamera; Güven  Ekim 2009  Uçmakdere sahil boyu


                               Sanırım bu köyün Rumları çınar ağaçlarını çok
                      sevmiş. Ve bu çınar ağaçları ne ayrılıklar, ne gözyaşları
                      görmüş de, yine hiçbir şey olmamış gibi serinliğin,
                      bilgeliğin,sevdaların savunucusu olmuş.

                                Kuzeye dayadığı sırtını, güneye döndüğü yüzünü
                       öylesine bir minnet borcu öder gibi denize eğiyor.


ŞARAP MAHZENİ-MÜREFTE

Kamera; Güven                                   REKLAMLAR :))
                                               KUTMAN ŞARAP MAHZENİ-MÜREFTE

                                     Şimdi sıra Kutman şaraplarını tanıtmada. Gittim
                     gördüm ve tattım. :)) Bendenizin yüksek şarap kültürü
                     olmadığı için, eski-yeni-küflü veya şişede, tahta fıçıda
                    gibi anatımların keyfinde şarabın rüyasına dalamadım.:))

                                    İçimdeki ses; şarap kültürü gereklidir diyor. 
                     Şarabı anlayan, bağı-bostanı da anlar, ekim-dikimi de
                     anlar. Bunları anlayan; alınterini de, emekçinin buruk
                     hüznünü de anlar diyor. Bütün bunları anlayan; hayatın
                     insana sunduğu "yüksek kültürü' de anlar diyor...
                     






MİL GETİREN SULAR

 

  Bazen bentleri, kanalları aşar kendi halinde akıp giden sular; delirmişçesine hız yapar önüne geleni sürekler. Su hayat veren, hayatı besleyen harika bir dostken; cehalete teslim olmuş, suyun efendiliğini kabul etmemiş insan; şaşkın ve öylece kala kalır…

 

  Meriç nehri de böyle bir nehirdir. Uzunca bir zaman sakince akıp gider ve gem vurulmuşçasına kandırır sizi. Dağlardan akan küçük derelerin büyüyen gücü, balkanların sert kışı, dostudur Meriç nehrinin. Ne Balkanlar onsuz, ne Meriç Balkanlarsız yapabilir.

 

  Bulgaristan’ın Rodop dağında başlayan yolculuk tam tamına 490 km sürer. Dile kolay 490 km! Nice ovaya, insana, hayvana hayat veren Meriç; muhteşem kolları Ergene, Arda, Tunca ile destansı bir güzellik oluşturur. Sonra tüm ihtişam Ege ile son bulur. Ege’nin serin ve mavi suları harika bir hoş geldin ile Meriç’i içine çeker. 

 

 Meriç nehri Rodop dağından süzülerek, kıvrılarak gelir. Eyvallah etmez birbirine kul olan canlılara. Dolar, taşar, genişler ve daralır. Ve Meriç, hatırlatır doğanın büyülü gücünün su olduğunu. Ahmakça ve keyfi yaşayan kula kul olmaktan öte geçmeyen insanlara harika bir gösteri sunar. Günlerce, aylarca taşıdığı suyu, mili bir anda yığar. Hem ölüm, hem yaşam getirmiştir. Hayatta kalanlar çekilen suların kalan mili ile berekete boğulurken; can verenler Meriç’e ağıtlar yakarlar kötü diye…

 

  Meriç öyle bir güzel akar ki, yatağına girmiş henüz öfkelenmemişken izlemek gerekir onu. Hemen kenarında söğüt dalları ile yaptığı oyunları, şakaları görmelisiniz. Şarkılar söylerler söğüt dallarındaki bülbüller ile. Balıkları ağları, sepetleri doldur da bitmez; mili bitmediği gibi…

 

  Dedim ya, Meriç aldığından fazlasını verir her zaman. Meriç, ahmaklığı, unutkanlığı ve sabırsızlığı hiç sevmez. O insana, akla, ilime, sanata saygı duyar. O insanın efendi olduğu zamanlarda efendi olur ve insana hizmet eder.

 

  Meriç, mutlu eder, şarkılar söyletir, besteler yaptırırken kim bilir ne lanetlerde almıştır. Bulanık akan suları milyonlarca canlıya hayat taşır, bereket içinde bereketi gizlerken; kim bilir ne öfkeli gözler izlemiştir uzaktan uzağa.

 

  Meriç bilir ki yaşananlar ne bir cinayet, ne de savaştır. Yaşananlar doğanın ilahi bir dönüşüm içinde işbirliğinin insanüstü eseridir. Değişim tabiat ve ilahi bir güç ile insan seyrederken olur. Yüzlerce mil ötede başlayan akıntı, yine başka büyük bir akıntı ile son bulur. 490 km.lik yolculuk kendi serüvenini yaşar ve yaşatır.

 

 

  Meriç’i besleyen dağlardır, derelerdir. Ve Meriç’e güç veren dönen dünyanın muhteşem eğimidir. Din, dil, ırk ayrımı yapmayan Meriç; saygı duyan ona nazik ve akılcı davranan hiçbir canlıya ihanet etmez. Yeter ki hırçın, keyifsiz zamanlarda ona anlayışlı davranalım. Ve onunla boğuşacak safça gücü akıldan öte tutmayalım.

 

  Meriç mil bıraktığı, tohum taşıdığı yataklarını unutmaz. Ve bir gün ansızın kıyametimsi suları ile “ben geldim” der ve gelir. Gökten değil, dağlardan gelmiştir. Rodop Dağlarının vadilerinden doğmuş, yücelmiş milyarlarca otun, çiçeğin kokularını yüklenmişte yola koyulmuştur.

 

  Meriç’in yalayarak, yatağını taşarak geçtiği suladığı topraklar bir süre sonra tekrar gün yüzüne çıkar. Güneş Meriç’in bıraktığı mil dolu topraklara ikinci bir hayat verir. Ve hayatta kalan insan bu topraklara tuhum eker.

 

  Bu topraklarda Rodop Dağlarının, vadilerinin, yamaçlarının bereketi, kokusu vardır. Dili, dini, ırkı bir olmayan insanların yanık türkülerinin sesi vardır.

 

  Bu topraklarda üretilen fasulyenin tadına doyum olmaz. Hemen pişer ve dayanılmaz bir lezzet sunar size. Kırmızı acı biber ayrı bir keyiftir. Köpüklü ayran ve bir yumrukta kırılan soğan; kuru fasulyenin en büyük lüksleridir. Karpuzu, kavunu, fıstığı, pirinci dillere destandır bereketli topraklar hatırına.

 

 
Meriç bu, aldığından fazlasını verir akıl üreten, emek üreten insana. İlkbaharda izlemek gerekir Meriç’i. Bulanık suyu, yatağını yalayan hırçınlığı, söğüt dalları ile yaptığı şakaları görmek; dinlemek gerekir.

 


 
Meriç, sevdalıların uzaktan baktığı, kara yazmaları bağladığı kara trenin dumanlar bıraktığı diyarların yoldaşıdır.

 


 
Ulusların kibirli, kavgalı olduğu, birbirine güvensiz davrandığı aldırış etmeyen, onun suyu, bunun toprağı diye düşünmeyen Meriç; geçtiği topraklarda çan sesine de, ezan sesine de, ilahilere de saygı-sevgi besler öylece millerini bırakır, bereketini kutsar da gider…

 

                                                                                                                                                  Güven

 

 

 

12/10/2009

SİRK ÇADIRI

KÜÇÜK HANIM, DOĞA IRMAK

Kamera; Güven                               DOĞA IRMAK


                                Küçük bayan(arkadaş) ile çıktığımız geleneksel gezinin
               mola anı. Çok konuşuyor çok:)) Bir de kendini beğenmiş mi ne! :))



MOLA ZAMANI

Kamera; Barış                      

                           O benim sigarama karşı çıkıyor ben onun colasına. 
               Fakat her ikimiz de bildiğimizi okuyoruz. :))

                          Güya cola ona zarar vermiyormuş." O kadar zararlı
                diyorsunuz; benim aklım güzel çalışıyor, hiçbir şeyi 
                unutmuyorum." Deyince bir şey diyememişem. :))

                       

                                     


DANSÇI KÖPEKLER

Kamera; Güven                             DANSÇI KÖPEKLER

                               Güzel bayan bu küçük şirin köpeklerin dilinden
                      iyi anlıyor. Fakat köpekler insana benzemiş, biz insanlar
                      git gide bir başka canlıya dönüşüyoruz gibi. Öyle sanıyorum ki

                      köpekler hiçbir zaman insan olmaya özenmedi...
                 

                        






EĞİTİMLİ DEVE

Kamera; Güven                          Deve ile fotoğraf çektirmek 5 TL

                                Deve ünlü olduğunun farkındaydı. Ve biliyordu ki,
                        ünlü olduğu sürece yaşayacaktı....


CAMBAZ KADIN

Kamera; Güven                                ŞİMDİ GÖSTERİ ZAMANI


                                    Bayan cambaz oldukça estetik gösteriler sundu.
                      Bir kuğu gibi süzülürken yükseklerde, çocuklar alkışlıyordu
                     günahsız elleri, masum yüzleriyle.




GÖSTERİ ZAMANI

Kamera; Güven                 Kadın isterse uçabilir, isterse alkışın
                                en güçlüsünü, en samimisini alabilir. 

                                          Bu kadar farklı değer bulan ve farklı
                               yaşam koşulları içinde bulunan bir başka canlı
                               daha var mıdır acaba? Kimi uçuyor,kimi
                               başköşelerde oturuyor.Kimi ise...
                                                


BÜYÜK KEDİLER

Kamera; Güven                                          BÜYÜK KEDİLER

                                   Eğitilmiş büyük kediler korku ve özenesi güzellikleri
                          aynı anda sergilediler.

                                    Bizler tabiatı anlasaydık, tabiatı zoraki ve sıkıştırılmış
                          kafesler içinde izlemezdik. Asla izlemezdik...








SİRK ÇADIRI

 

 

Doğa Irmak yani küçük arkadaşım ile yine bir Pazar daha geleneksel gezimize çıktık. Tekirdağ’ın tenha sokaklarında, olmayan kaldırımlarında dolaştık. Sımsıcak bir bahar günüydü. Her zaman gittiğimiz yerlere de uğradık. Kimi bir çay keyfini yaşadık, kimi bir dosta görüp selamlar eyledik.

 

  Bu Pazar farklı bir şey daha yaptık. Şehri Tekirdağ’ımıza gelen sirk çadırına gittik. Zamanlamamız harikaydı. Biletler satışa sunulmuş koca çadır seyircilerini bekliyordu. Sirk çadırı olacak da çocuklar ve neşe olmayacak mı? Etraf cıvıl cıvıldı. Neşe küçük bedenlerle taşınmıştı sahilin doldurulmuş sahasına. Deniz az ötemizde sonlu hayatımızın sonsuz türküsünü söylüyordu.

 

  Bilet fiyatları yüksek olmasına yüksekti ama çocuklarını seven aileler kendi düşük bütçelerini düşünmeden akın ediyordu çadırın büyülü yolculuğuna. Çocuklar hayatımızın zorlu yolculuğunun büyülü keyifleri. Yemez yedirir, giymez giydirirsin hiçbir koşul ve borç-alacak ilişkisini gözetmeden. Ve ya kısmet dersiniz. Ya kısmet…

 

  Bizde Sirk çadırının hayvan kokulu atmosferi altına girdik. Doğa çocuk heyecanı içinde ben ise ondan daha çocuk kalbi taşıyan sakalları ve bıyığı çoktan çıkmış koca adam; bir-kaç saatliğine karıştık gürültülerin en saf ve en masum olduğu yere.

 

  Bulgar cambazların ağırlıklı olduğu Sirk çadırı içinde büyük çoğunluk çocuktu. İnanılmaz merak ve neşe içinde çıkacak gösterinin renkli düşlerini bekliyorlardı. İyi bir makyaj yapmış bayan sirk çalışanı kırmızı elma şekerleri satıyordu. Bir başka bayan oldukça kilolu ve şirin görünüşüyle patlamış mısır satıyordu. Hepsi de yabancıydı. Ama Türkiye’ye sık geldikleri için ve bu işten gelir sağladıkları için; gerektiği kadar anlaşabiliyorduk.

 

  Biletler iki sınıf. 15 TL olanlar ön tarafa; Loca dedikleri yere. Elbette loca filan değil. Plastik sandalyelere numara verilmiş; olmuş loca. 10 TL olan bilet sahipleri ise türbin dedikleri arka tarafa gidiyor. Biz de türbine geçtik. Zaten loca bize uymazdı. Türbinler ahşaptan yapılmış dört sıra oturaklardan ibaretti. Büyük çadırı yarım ay biçiminde çevirmiş türbinlerde ki yerimizi almadan önce patlamış mısır aldık. Yan tarafta pamuk helva yapılıyordu. Bir taraftan balon satıcıları geziniyor, bir taraftan elma şekeri satıcısı. Ve çocuk çığlıkları mutluluk dağıtıyordu sirk çadırının içinde.

 

   Büyük çadırımız büyük çoğunluğu çocuk olan seyircisi ile dolduktan sonra gösteriye başladı. Spikerin dediği gibi; “Saha güzel, hava şartları iyi, seyirci mükemmel futbol için her şey müsaitti.” Gün futbol günü değil, gün bizim sirk günümüzdü elbet. Ve biz türbinde patlamış mısırımızı yerken, her yönüyle gülmeye, meraklarımızı gidermeye hazırdık.

 

  Gösterişli bir bayanın terbiye ettiği küçük köpekler şirin maskaralıklar yaptılar. Köpekler koştu, biz insanlar gibi onlara verilen komutlara itaat ettiler. Alkış aldılar, küçük yiyecekler aldılar ve başları okşandı. Ardı ardına yapılan gösterilerde, köpekler, midilli atlar, kediler, aslanlar, kaplanlar ve bir deve ile bir yılan görev aldı. İki sirk cambazı riski hafifletilmiş gösterilerini alkışlar arasında tamamladılar.

 

  Sirk çadırının en ilginç zamanı 15 dakika ara verildiği anda yaşandı. Yapılan anons; “ Midilli atlar üzerinde gezinmek 2 TL, Yılan ve Deve ile fotoğraf çektirmek 5 TL dendiğinde, her kez sahneye ucum etti.

  2 TL’yi veren midilli atlar üzerinde küçük bir tur atıyor yerini diğer 2 TL verecek çocuğa bırakıyordu. Deve çöktürülmüş, üzerine binen çocuklar ile fotoğraf çektiriyordu. Yılan koca bedenini kas yokmuşçasına öylesine salmış, alışık olduğu çekimlere adanmış gibi öylesine lop bir et gibi duruyor, boyunlardan boyunlara geçiş yapıyordu.

 

  Yılan ile birlikte fotoğraf çektiren çocuklar korku ve heyecan içinde heyecanın galip gelmesiyle birlikte; fotoğraf çeken yılan eğitmenine gülümsüyorlardı. Bir de onları kendi fotoğraf makineleriyle çeken anne ve babaların heyecanını görmeliydiniz. Albümlerini yılanlı, develi ve atlı fotoğraflar ile renklenecek, diğer çocukların albümlerinden daha bir ilginç ve heyecanlı hale gelecek.

 

  Sirk çadırının en tehlikeli gösterisi ise kaplan ve aslanlarla yapılandı. Seyirci bir kazaya kurban gitmesin diye, demir parmaklıklar takıldı. İki aslan ve üç kaplan geldiklerinde kendilerine has kokuları da geldi. Kaplanlar dişi aslanların iki katı büyüklüğündeydiler. Eğitimli ve terbiyeli hayvanlardı. Ama bir şey var ki bu hayvanlar vahşi tabiatın bir parçasıydı. Ve bazen bir kaplanın uyarılı sesinde bu vahşiliği hissediyor, içeri giren bir erkek ve bir kadın terbiyecinin kızaran korku dolu yüzlerini görüyorduk.

 

  Doğrusu hayvanların eğitilmesi, gösteri yapmasını çocuklar adına inanılmaz bir merak-neşe kaynağıydı. Hayvanat Bahçeleri de öyle! Ama hayvanların eğitilmeleri, bizlere aklın yolunu zorlayan gösteriler yapmaları onların tercihi değildi. Hiçbir hayvan ben sirk çalışanı olacağım diye o işe başvurmamıştır...

 

  İnsan egosunun tatmine, gösteriye, maceraya, alkışa giden yolculuğunun bir sebebi de sirk çadırlarıydı. Gösteriye seven, heyecanı seven insanoğlunun küçücük sevimli çocukları sirk hayvanlarının marifetli gösterilerini alkışlıyordu.

 

  Minik, masum çocukları pamuk helva yerken, elma şekeri dişlerken ve eğitilmiş hayvanları alkışlarken her şey güzledi. Ama güzel olmayan bir şey var ki, hayvanlar o alkışlardan sonra küçücük kafeslerine girip, bizim adını “özgürlük” verdiğimiz özgür olamamanın sessiz şikâyetlerini bir parça yiyeceğe minnet duyarak gerçekleştireceklerdir.

 

 
Ve biz, insanları eğitmeye önem vermediğimiz güzel dünyamızın ezber ve bencil yaşayan canlıları, her sirk çadırından çıkarken gülüp, çocuğumuza;

 “ nasıl eğlendik değil mi, mutlu olduk değil mi?” deyip, iyi bir ebeveyn olduğumuzun soylu bedeniyle ayrılacağız…

 

                                                                                                                                                       Güven

 

  

 

 

 

 

 

 

 

 

6/10/2009

GECENİN SESLERİ

GANOSLAR(IŞIKLAR DAĞI)

Kamera; Güven  Ganos (Işıklar) Dağı Tepeleri

                          Yer ile gök arasında yer değiştiren su buharları;
                  gizemli bulutları oluşturmuşlardı.

                           Bir ara Yunus'a  "Dostum, şimdi geçmişin ilk
                   zamanlarında olsaydık, tepelerin ardını bilmeseydik
                   kim bilir hangi masalları hayal eder, dumanlı tepelerin
                   kaf dağı hikayelerini oluştururduk." Dedim.

                           Yunus, güldü. Yunus leb, demeden leblebiyi
                   çoktan anlamıştı. Kaf Dağı hikayesine girmişti bile:))

GEÇMİŞTEN BUGÜNE; FENER ve ZİLLER

Kamera; Güven                       Fener ve Ziller


                  Eskiyi hatırlatsın, eski diyarlardan kokular getirsin
           diye; bendeniz fener istedim. Yunus'da zilleri almış.

                  Fener ile ziller geçmişin vazgeçilmez dostudurlar.

                  Bir ara Yunus'a " Dostum bu fener ile Tekirdağ
                  sokaklarında gündüz 'adam' ararmıyız."Dedim.

                   Yunus güldü... Yunus; "Vallahi ararız." ...


AZİZ ÖĞRETMEN-MUTLULUK SELAMI VERİYOR

Kamera; Güven                    Aziz  Öğretmen

                            Aziz öğretmenin mutuluğa açılan elleri,
                 nice üçkağıtçı elden çok öteydi... 

KAMP ATEŞİ-GANOS DAĞLARI

Kamera; Aziz Öğretmen        Kamp Ateşi ve Kampçılar

                        Yunus usta ile Aziz Öğretmene bana bir güzel
               anı oluşturma fırsatı verdikleri için minnettarım.

                       Sürekli askerlik anısı anlatarak yaptığımız
               ilaveler ile anılarımızı anı olmaktan çıkartmak yerine
               tabi güzelliklerin bedene kazıyacağı kamp anısına ve
               tabiatın güzel seslerine minnettarım...


GECENİN SESLERİ

Kamera; Güven                    KAMP   ATEŞİ

                           Acaba diyorum "Kamp Ateşi" isimli bir dernek
                   kurup Ganos Dağlarını insanlığa mı tanıtsak :))

                          Bu güzel diyarlarda kim bilir ne güzel hikayeler
                  yazılır ve önceki efsanelere karışır...











GECENİN SESLERİ

 

 

Günün koşuşturmacısını iş hayatı ile sosyal hayatımız besler. Gün, dolu dulo koşuşturmacalar ile tıka basa doluyorken; “gecenin sesleri” de nereden çıkıyor ortaya!

 

  Öyle ya gece, sesler için değil; sessizlik için tercih nedenidir. Nedense gecenin seslerine gereken önemi vermez, günün sesleri gibi bizi yoracağını, yıpratacağını düşünürüz…

 

  Gecenin sessizliğini değil sesini aramak için kamp ateşini yaktık. Yani sonbahar ayı olan Ekim ayının riskli yağmurlu, bulutlu gününün gecesinde Ganos (Işıklar) Dağlarıyla buluştuk. Tepeler ilkbahar gibi yeşil. Kimse sonbahar ayı deyip, yaprağın, ağacın en kızıl, en sarısını aramasın. Düşen yağmurlar yeşile adeta yeniden ve zamansız yeşerme şansını vermişler.

 

  Kamp kültürüne yabancı sayılırken inanmışlığın açlığı ile yaklaştığımız için, küçük ama bizi mutlu eden adımlar atmaya başladık. Kamp Ateşi eşliğinde kamp kültürü yolculuğuna çıkmış üç kişiyiz. Yani çoğalıyoruz. Yunus usta ile çıktığımız yolculuğumuzun devamında Aziz öğretmenin katılımıyla daha da güvenli, renkli ve mutlu dönüşüme başlıyoruz.

 

  Gecenin sessizliğini değil, sesini arayanların ilerleyen zamanlarda daha da artacağını sanıyoruz. Kamp kültürü adına gerekli olan eşyalarımız da çoğalmaya devam ediyor. Kampçılığın olmazsa olmazlarından çadırlarımız geldi. Onları kurarken duyduğumuz heyecanı anlatamam. Altı üstü bez parçası olan çadırlar büyük bir maddi değer taşımıyor olsalar da; inanılmaz bir güven maneviyatı yaratıyorlar. İnsanın evi olsa bu kadar sevinir. Sığınacağınız, yatıp hayallere dalacağınız, gecenin seslerine, büyüsüne geçiş yapacağınız bir araç gibi görüyorsunuz çadırınızı.

 

  İlk zamanlarda bir uyku tulumuyla yarı göçebe gibi geldiğimiz tepelere şimdi ev sahibi gibi gelmiştik. Çadırımız kuruldu, fenerimiz yakıldı. Gün kararmadan topladığımız, kurumuş, işe yaramayan odunların ateşe dönüşmesi muhteşemdi.

 

  Kampımızın ateşi, hayat için, huzur için çıtırtılar ile yükseliyordu. Ne bir orman katlediyor, ne bir evi yakıp, hayalleri, gelecekleri yok ediyordu. Her şey bizim kontrolümüzde ve hiçbir canlı ağaca zarar vermeden topladığımız kuru odunlar ile yüceltiyor, besliyoruz ateşimizi. Kamp çadırları gecenin karanlığını bölen ateşimizin dalgalı ışığı ile daha da heybetli duruyordu.

 

  4 Ekimi 5 Ekime bağlayan günün gecesinde dolunay zamanındayız. Ama ay, utangaç. Ay sevdalı bulutlar ile perdeleniyordu. Ay bulduğu her fırsatı gün aydınlığına çevirdi. Muhteşem görüntüsünü Marmara’nın üzerine yayamasa da, tepelere yaydı. Ayın bulutlar ardından yansıyan aydınlığı bile fenerimizin sönük ışığını gölgelerde bıraktı. Ama fener, geçmişimizdi, ninemiz, dedemiz bizim geçmişimizden özlemimiz, aşklarımızdı. Ve fener kamp ateşinin yanında bulunan küçük bir ağaca asılmış harika bir dosttu.

 

  Yunus usta feneri geçmişi anma adına satın almışken, bir şey daha yapmış geçmiş adına. Eskiden çobanların koyunlarına taktıkları çan ve zillerden almış. Gece otlayan koyunların orman içinde kaybolmamaları, gittiği yerleri duymaları için takılan çanlar, ziller; şimdi geçmişi en temiz haliyle hatırlamak için sallanıyordu. Feneri astığımız ağacın hemen yanında bulunan diğer ağacın dalına bağlamış olduğumuz çan ve ziller, rüzgârın her esişinde farklı perdelerden ses veriyorlardı. Tınılar çok hoştu.

 

   Yunus usta ile iki yıl önce başlattığımız Ganos (Işıklar) Dağı yolculuğuna Aziz öğretmenin katılması da ayrı bir kazanım oldu bizim için. Hayatının otuz yılını öğretime adayan ve bedenini şiirler, fıkralar ile besleyen Aziz öğretmen iyi bir kamp arkadaşıydı bizim için. Şimdilik iki çadırımız var ama ilk fırsatta üçe çıkacak. Aziz öğretmene söz verdik. Her ne kadar misafirinizin başınızın üstünde yeri olsa da, Aziz öğretmene çadırımın başköşesini ayırsam da, kamp kültürünün en güzel tarafı da, kendi çadırınızın size ait olan köşesine yalnız sizin girmenizin daha iyi olacağıdır.

 

  Saatler çoktan gece yarısın geçmişti. Ateşimiz her geçen saat daha fazla kül üretiyor, beslediğimiz odunlar ile yeni ve yeniden göğe yükseliyordu. Yunus usta boş durur mu, akşam yemeği balıklardan önce patlıcan, soğan, patates pişiriyordu yanan odunların közlerinde.

 

  Sanırım kamp ateşinin en güzel yanlarından biride közleme işidir. Közlenmiş patlıcanın, patatesin kokusuna saygı duyuyorsunuz. Sımsıcak besinin elinizi yakmasına bir kusur gibi bakmayıp, size bir davet gibi algılıyorsunuz.

 

  Fenerimizin zayıf ışığı yalnız kendi önünü aydınlatırken, gecenin görünmez hayvanlarını da görmemizi sağlıyor. Sanki sıraya girmişler gibi, fenerin zayıf ışığının önünden ilk önce siyah bir böcek geçiyor. Çok yavaş ilerliyor. Hiçbir acelesi yok gibi, öylesine güneye doğru yol alıyor. Ve bir peygamberdevesi bir sporcu görünüşüyle selam verip, otların arasında kayboluyor. Ve harika bir kırmızılık ile parıldayan kırkayağı görüyorum. Çok utangaç. Eğer o yöne bakmasaydım fenerin önünden geçişini göremezdim. Birkaç saniyelik geçiş zamanı geride hayali bir kırmızılık, hayranlık ve de acaba korkusu bıraktı. Ama biliyorum ki, doğanın doğal yaratıkları kendi besini, kendi eğlencesinin peşinde. İnsana oldukça uzak ve mesafeliler…

 

  Kuru odunlar bir müzisyenin besteleyeceği güzellikte sesler çıkarıyorlar. Ateş geceyi özel kırmızı alevleriyle aydınlatıyor. Bir çakal, karşıki tepelerdeki bir başka çakala ses veriyor. Anlaşılan o ki, kendi aralarında konuşuyorlar. Çekirgeler Ağustos böceklerini kıskandırıcı bir koro eşliğinde şarkılar söylüyorlar. Sanırım gecenin en önemli ses gösterisini hiç ara vermeden onlar yaptılar. Az ötemizde küçük bir domuz sürüsü kendi nafakalarını aramakla meşgul oluyorlar. Anne domuz ve yavrularının ayak sesleri, ateşimizin çıtırtılarıyla gecenin diğer seslerine karışıyor. Bir baykuş ötüyor bende varım dercesine. Ve bir kanat çırpışı tanımlayamadığımız bir kuşun sesiyle bütünleşiyor…

 

  Güzel ve eşsiz dünyamızın en önemli sırrı; hareketli oluşu olmalı. Döngü bitmeyen hareketiyle hayat verir, yola devam ederken, dağları oluşturan tepelerin de kendi hareketi, kendi zamanı içinde tekrarlanıyor. Doğal hayatın sunduklarına koşulsuz yaklaşan bizler için doğa sürprizler sunmaya devam ediyordu. Hiç beklemediğiniz bir anda karşı ki tepelerden harika bir ışık gösterisi şimşeğe dönüşüyor, göğün yedi katından gelen sesler, korkutucu olmaktan çok öte, geceyi selamlıyorlardı. Ateşimizi söndürmeyecek, ama küçük otları besleyecek yağmur bulutları su serpiyordu; bedenlerinizin arınmışlığına katkı niyetine…

 


 
Algılarım değişime doğru yol alırken, algılamadığım nice değişimlerin varlığına ve belki bir gün bana sunulacağına saygılı ve içten bir teşekkürü sessizce yaptım. Sonsuz göğün evrenin yolcuları olan bizlerin, ne büyük kandırmalarla  oyalandığımızın yaşamını; gecenin sesleri içinde kamp ateşini izlerken düşündüm.

 

 

Gecenin sesleri, fenerimizin zayıf ışığı ve ışığa hayat veren gazının kokusu, ağacın dalında sallanan çan ve zillerin sesi ve tabiatın bağrındaki diğer canlılar; hiçbir kandırmanın siyasi tarafında değillerdi…


                                                                                                                                                    Güven

 

 

 

 

 

 

 

 

Kategorilerim




Müziğim