BARIŞ'TAN SELAM OLA,SELAM - Blogcu

« Önceki | Sonraki »

3/7/2008

EGE





Kamera; Barıs           Tanrıça Athena Tapınağı

                     Yüzyıllar öncesinin mubeti, doğanın büyülü ellerine
       teslim olmaktan çok: gönüllü bir devredişin kutsal 
       sessizliğine bürünmüş.Bu sessizliğe uyum sağlayan,
      günümüzün Tanrıçaları da, gösterimini yapıyorlar! 

                                 



Kamera; Barıs                         Athena    Tapınağı   
                          Yüzlerce yıldan bu yana dönüşümün
                        ve yaşamın gerekli olan gücü : Bir kez daha batışın
                       doğuşunu gerçekleştiriyor.




Kamera; BARIS          ATHENA SESSİZ ve BÜYÜLEYİCİ

                             Dörtbir yanı izleme ve Ege'nin derin sularından
                 tüm dünyaya akma zamanı!



Kamera; Barıs        ANTİK LİMAN   Haziran 2008 

                       Tepelerin ardında, küçük bir koya hayat vermiş

                el vermiş insanların "harika" mirası .




Kamera; Barıs            ANTİK  LİMAN  

                 Tarihi Limanın temiz sularına eğildiğinizde, tarihi
           taşların orada yattığını göreceksiniz.


                                     EGE

  Gri rengin en hakiki,en gösterişlisine bürünmüştü Ege.Kadınsı bir hırçınlığın ahengi ve töreni ile akıyordu dalgalar. Güneşin pırıltılı gücü bile baş edemiyordu
 “ asil  “ grilikle!

 

  Gökyüzü bulutsuz görüntüsü ile sonsuza uzanıyordu. Tıpkı düşlerimiz gibi: Sonsuza doğru akıyordu!Yunan Adaları, bir dalışta gideceğim yakınlıkta. Az ileride Antik Liman. Yüksek Tepede Tanrıça Athena Tapınağı, iç içe geçmişliğin gizeminin kalıcı varlığını yansıtıyorlar.Güneşin ayrılmakta zorlandığı gösterimin en görkemlisinin sona bırakıldığı “mukaddes mabet” taşın, toprağın ve yüksekliğin karışımının gizeminde uzanıyor ölümsüze doğru.

 

 El yapımı kamış gölgeliğimin altındayım. Hemen derinleşen erotizmi köpüklü dalgaları ile sunan: Ege’nin seslenişine kulak kapıyorum. Sakinleşmesini, heyecan dolu köpüklerini eritmesini, durulmasını bekliyorum Yunan Adalarının seyrinde!

 

  Yazmayı ve dinlemeyi tercih ediyorum. Kadırga Koyunun çakıllı plajında, yazmayı, dinlemeyi ve izlemeyi heyecan içinde istiyorum. Uçsuz griliğin yanı başında,Ege’nin gezgin derin sularına dalıyorum!

 

  Önceden bize ait olan,Yunan Adalarına bakıyorum “ iç “ çekerek. Bize, bana ait olmalarını istiyorum bencilce. Tatmin olmayan egoların başa çıkılmaz tatminini yaşıyorum! Çaba gösterip zorluyorum kendimi. Şu an, bana ait: şezlongun, bana ait Ege’nin kıyıcığında bize ait sandığımız: kıyıların, denizin, göğün “aitsiz” oluşuna titreme gösteriyorum! Akdeniz’den Ege’ye esen rüzgârın, nem sunan köpüklü dalgaların töreninden öte geçiyorum. Kimi kendimi, kimi Ege’yi dinliyorum.

 

  Bitmeyen bencilliklerimizin, tatmin olmayan egolarımızın “ait olmayan” , “ aitlik “ yaratamayan geçici sahiplenmelerin, kaybedişlerine ürpererek ve de titreyerek geçiş yapıyorum.

 

  Bir şarkı çalıyor Assos’un Kadırga Koyunda. Bir kadın sesleniyor çakıllı plajın gri dalgalarının içinden:

 

  Kunduram su aldı da yürüye miyom. Diyorlar yar senden vazgeçmiş inanmıyorum. Hiçime korku düştü derdimi döke miyom.” 

 

  “Düşümde seni gördüm uzanmış yatıyordun bal dudaktan öptüm. Düşümde seni gördüm ayazda yatıyordun koştum üstünü örttüm.”

 

  Dostlar, siz: siz olun Ege’nin derin ve temiz sularına girerken iyice düşünün! Düşünün ve düşlerin duruluğu içinde arınmış olmanın erdemine erin. Düşlerin gerçek olmasını isteyin ve bunun için çaba gösterin!

 

  Ege’nin düşleri bile heyecan ve gizem oluşturuyorken: Yaşanası gerçekleri kim bilir hangi uzanası mabetlerin mukaddes sevgilerini veriyordur, kim bilir?

                                          
                                                BARIS




30 Haziran 2008

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

 

 

30/6/2008

ASSOS ve BİNG BANG


               
Kamera; Barıs
                                 28 HAZİRAN 2008 
                           TANRIÇA ATHENA TAPINAĞI




Kamera; Barıs  28 Haziran 2008
                  Mukaddes yerin,yüzyıllardır süren:iyiliğe,
              sevgiye,sanata ve aşka yükselen kadehleri.




Kamera; Barıs 28 Haziran 2008  Assos-Athena Tapınağı

               Birazdan gün batacak ve kadehler şarap ile
           dolacak.Dudaktan içe doğru : sevgi akacak.




Kamera; Barıs 28 Haziran 2008
                   Ege ve Kıyıları. Derinliğin baş döndürücü
             değişken ve büyüleyici suları.




Kamera; Barıs 28 Haziran 2008 
             Bu şirin aile ile Tanrıça Athena Tapınağında
        tanıştım.Sevgi doluydular.Bir merhabaya, ÜÇ
        merhaba sundular.
        Hakan Bey,Banu Hanım ve küçük Naz'a selam ola.



Kamera; Barıs 28 Haziran 2008
                                         ATHENA
              Ege'ye ustalık ile, sanat ile bakan Athena.Günü
       geceye,koşulsuz uğurlayan Athena




Kamera; Barıs  28 Haziran 2008 
                              ASSOS ANTİK LİMAN
                     Çağlar öncesinin  saklı : Sevdalarını sunan
              gizemli mekân





Kamera; Barıs   28 Haziran 2008 
                                Antik Liman
               Taş mekânların el emeği ve alın teri karışımının
          insan zekasını ölümsüz sanatını görüpte şaşırmamak
          elde mi? İnanın şaşırmış ve şaşmışam!




Kamera; Barıs 28 Haziran 2008

                                  Assos Antik Liman
                  Taş ve Ahşap ve insan zekası: Alkışlıyorum...




Kamera; Aziz Bey  28 Haziran 2008  
                           Assos Tepelerinin ve Ege'nin derin
                    sularının gizemli içliğine kapılmışam...



    

                            
               BİG BANG

 

  Büyük patlamadan bu yana 13,7 milyar yıl geçmiş. Dile kolay: 13,7 milyar yıl. 13,7 yıl önceki devasa patlamanın sağır edici gürültüsü şimdi gerilerde kaldı. O günün evreni, genişlemeye bıkmayan hızla genişlemeye devam ediyor.

  Genişleyen evreni anlama, sınırlarımızın çok uzağına gidişini ve yorulmak bilmeyişini anlamakta zorluk çekiyorum. Bazı Bilim İnsanlarının “Sonsuz Evren” fikrinin kulağa hoş gelmesi bir yana: Bazı bilim insanlarının da, “ Büyük Patlama” ispatlamaları bir yana! Her aşamada, devasa büyüklüğün sürekli büyüdüğünün gerçeği beyin sınırlarıma sığmaz oluyor!

 

  Evren genişlediğine göre, sıfır noktasından, yani hacimsiz “sıfır hacme” sahip olacağını gösteriyor. Yani sıfır hacme sahip noktadan patlayarak yola çıkmış! Ne zaman mı? 13,7 milyar yıl önce. Sıfır hacim, yani yokluktan “yok” iken var hale gelip devasa büyüklüğe doğru giden evrenimiz! Evrenin bir başlangıcı olduğuna göre, o başlangıcın tarifi bize nasıl anlatılır. Sıfır noktasının, sıfır hacminin bulunduğu o an. Büyük Patlamadan önceki zamanı konuşamayacağımıza göre neyi konuşup yol alacağız. Büyük Patlamadan sonraki, genişlemenin ve alınan yolun açıklamaları her geçen zaman daha fazla artıyor. Yeni galaksiler, yeni yıldızlar keşfediliyor. Bir gerçek ki, bu keşfedişlere karşı, evrenimiz de boş durmayıp, yol almaya devam ediyor.

 

  Küçükken dünyamızı sorgulardım minik düşüncelerim ile! Başı, sonu ve kenarları nerede diye düşünür: inanılmaz bir heyecan duyardım. Bilimin ve Bilim İnsanlarının sayesinde, dünyamızın konumunu, aldığı yolu ve özelliklerini biliyoruz. Dünyamız ile ilgili birçok bilgiye ulaşabilir kendi kapasitemiz içinde anlamlara kavuşabiliriz. Ya evren için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Asla! Bir defa, Büyük Patlamadan önceye gidemiyoruz. O zamanın başına ve öncesine ulaşamıyoruz. Esrarengiz ve anlama kapasitemizin çok ötesine geçen gizem sorgulamamızı imkânsız hale getiriyor.

  Öyle ya! Evren, Büyük Patlama ile oluşuyorsa ve patlama zamanı “sıfır hacim” de ise, öncesini, başını ve sonunu tartışmamız da mümkün olmuyor. Ama yine de düşünmeden edemiyorum! 

 

  Büyük Patlamadan önce ne vardı. Sonsuz büyüme nereye kadar devam edecek. Bu sonsuzluğun anlamı ne? Milyarlarca yıldızın, binlerce galaksinin muazzam gücü, neyin gösterisi?

 

  Evrenin genişleyen ve hızla büyüyen hacmine karşı, insanlığın aldığı yol: ne yazık ki çok küçük. Alınan yolun anlamı ve faydası da, dünya insanlarının çok azını tatmin eder ve heyecanlandırır!

 

  Devasa büyüklüğün ve inanılmaz patlamanın, müthiş hızına karşı, dünyadaki çekişmelerimizin komikliği: evrenin genişlemesi ile kıyaslanamaz küçüklükte. Birkaç metrenin hesabını yaparken, evrendeki ışık hızı ile alınan yolun, sonsuz gidişatı içinde: bizler hala kargaşanın tutsakları olarak bırakılması: gerekli bir ihtiyaç mı? Mütevazı bir anlayışa ve meraka ve zekâya sahip: bizler, evreni anlamakta, Büyük Patlamayı ve öncesini kavramakta zaman harcarsak, dünyevi zevk ve sefaların sonu mu gelir? Kendi genişliğimiz ve kargaşa alanımızı, everen ile kıyaslayıp yer değiştirdiğimiz zaman: beyinsel fonksiyonlarımız kaldıramaz yolculuğa mı çıkarlar?

 

  Büyük Patlamanın nerde olduğunu ve öncesini ve evrenin dışını ve içini erişilmez bir suskunluk ile izler, kendi şaşkınlığımı yaşarken: zavallı benim ve bizlerin içsel ve dışsal konumumuzu anlayamamışlığımızın garipliğini yaşıyorum.

                                                                                        Barıs

17 Haziran 2008

 

 

 

 

 

 

 

25/6/2008

HEMŞERİM MEMLEKET NİRE

 

 


Kamera; Barıs     2008   Saroz  




Kamera; Barıs    2008  Saroz


                                 HEMŞERİM MEMLEKET NİRE

 
Duymaya alıştığımız ve ezberlediğimiz ve bizim de sıkça kullandığımız sözler vardır: “ Hemşerim Memleket Nire ?” Toplumsal sevgiden yana şaha kalkan merakımız: merhaba der demez, sorularını sıralar ardı sıra!

  Değerli sanat insanı Barış’ın şarkı sözlerindeki gibi “ hemşerim bu dünya benim memleket” dersiniz! Ama demeniz ve böyle hissetmeniz karşı tarafı tatmin etmez. O yine merakının güzel dalgalarını üstünüze salar:

  “Hemşerim Esas Memleket Nire” tıpkı şarkıda ki gibi, şarkının içine girer, masalımsı dünyanın tekrarını yaparsınız:

  “Hemşerim Bu Dünya Benim Memleket” demeniz ve hissetmeniz hiç bir şeyi değiştirmez. Sorular ve meraklar dünyevi baş kaldırıcılığın anaforuna tutulmuştur bir kere!  Anaforun bitmeyen dönüşlerin çekiciliği yapışır merak ettiği insanın üstüne.

 

  Hemşericilik ve yakın olma, kendi sırtını sağlama dayama: insanın doğal korkularının güvenceye, rahatlığa sığınma isteğinden kaynaklanıyor olmalı! Aynı apartmandan tut, aynı mahalleye ve şehre yayılır: hemşeri sahiplenmesinin meraklı kabul edişleri! Çözümsüz bıraktığımız binlerce çözümün açlıkları bir kenarda dururken: “hemşeri” merakımızın araştırmacı akademisyenliği durmak bilmeden yol alır.

 

  Kabiliyetimizin, birikimlerimizin ve insan olma özelliğimizin arka palana kalması, hemşeri dayanışmasının altında ezilmesi: “ne garip! Ne hazin!”

 

  Sanattan, spora, siyasete ve memuriyete kadar: hemşericilik arayışlarının izlerini ve kokusunu duyarsınız. Kokular öyle dayanılmaz ve öyle itici olmuştur ki, dayanana “aşk olsun.” Yüzlerce yıllık kayrılma ve kollanma ve ezilme; yaşam biçimimizin parçası haline gelmiş olmanın “koruyucu” tabakası: teselli olur canlı olan insanlara!

 

  Günlerce haykırılır “ vatan bölünmez-bu vatan bizim “ diye! Davul –Zurna eşliğinde askere uğurlanır hüzünlü bakışların genç insanları. Daha uğurlanır uğurlanmaz: Gideceği yerin, soylu ve gerekli “ hemşerileri” araştırılır.

  Neden? Diye soracak olsanız! “çocuk rahat etsin “ diye cevabını verirler. Ve ardından da, “ oyun böyle oynanır” derler. Ağzınız açık kalır, süngünüz düşer. Olmayan süngünün düşüşüdür…

 

  Bu topraklar üzerinde yaşamış ve doğmuş olmanın harika geçmişi bir fısıltı söyler kulağınıza: Hafiften esen rüzgârın yaşlı kırlardan getirdiği taze fısıltı der ki:

 

  “ Oynanan oyun değildir. Oyun: Eğlence ve huzur sunar canlı olan cana. Oyun huzursuzluk, mutsuzluk ve kayırma sunmaz hemşeri diye!”

 

  Okşayan rüzgârın ebedi gücü ve geçmişi: korkunç bir yükselişin efendisi yapar sizi! Elinin altında kul aramayan efendiliğin harika sarılımı bütünleştirir bedeni: doğa ile iç içe. Siz bu gizemin masalımsı dünyasının denizinde yüzerken, bir ayak sesi yaklaşır yanınıza. Size alışık olmanın duyurusunu yapar ve sorar:

  hemşerim memleket nire” Siz, bu sefer cevap yerine bir gülümseme yapar ve gidersiniz: hemşerisi olmayan dünyalara doğru…

 

                                                                                                        BARIS
13 Haziran 2008

 

 

18/6/2008

ASİL BEYAZLIKLAR



Kamera; Barıs   2008  Yaban Çiçekleri vee
                                   Marmara Adası



Kamera; Barıs       2008   Ganos Tepelerinden 
                            Marmara Denizi ve Adasına Bakış



Kamera; Barıs   2008 
                             Kumbağ Tepesi Dinlence Zamanı


     
  
                              
       ASİL BEYAZLIKLAR

 

  Rönesans’ın omurgasını antik Yunan’ın asil beyazlığı üzerine oturtmuşlar.

  Dünyanın dört bir yanından çıkarılan mermer heykeller ve kabartmalar, bu ideal beyazlığın bekçisiydi. Ta ki bazı arkeologların antik Yunan’da heykellerin aslında çok renkli olduğunu iddia edene kadar…

 

  İnsanlığın omurgasını da oluşturan beyazlık, asillik sadece beyazlıktan ibaret olduğunun iddiasından nasıl kurtarılacak acaba?

  Hangi zümreye, millete yaklaşırsanız yaklaşın: kendi asil beyazlığını ve günahsızlığını savunacaktır.

  Her bir milletin eli, bedeni: geçmişin kanı, hırçınlığı ve zorbalığına değmemişliğin masumluğuna bürünmüştür. Hep bir haksızlığın, rengi ve sesi “ biz” olduğumuzun asilliği içine girmişizdir.

 

  Hak Dinler-Hak Olmayanlar diye ayırmışız yaşamın içinde yaşam bulanları. Kimi hak etmiştir: haksız sayılmıştır! Kimi hak etmemişliğin: haklılığının keyfine zirveleşmiştir!

 

  Soylular-Soysuzlar, Beyazlar, Siyahlar, Aleviler-Sünniler, Katolikler, Protestanlar, Sosyaller, Asosyaller… Ardı arkası kesilmeyen sınıflamaların ayrıcalığına koşan susamışlar. Suyun ve oksijenin gerektiği kadar alınıp verildiğini unutan biz insanlar. Hikâyelerin, masalların ve ulaşılmazların başkahramanları!

 

  Kime sorsak, hangi topluluğa yaklaşsak: “biz haklı ve biz temiziz “ diyorlar. Haklılığın haksız olabilme ihtimalinin sıkıştırmasına alışık olmayan asil insanlar! Kirlenmişliğin ve eskimişliğin ötesi olan renkleri kabul eden de yok, bilen de!

 

  Antik Yunan’ın asil beyazlığının, asil mermerleri gibi “ lekesiz, asil insan toplulukları haline gelmişiz.” Peki, suç kimde? Kirliliği kim oluşturuyor da, silahlanmanın ve kargaşanın ardı arkası kesilmiyor!

 

  “KEŞKE BOYASI SİLİNMİŞ bir heykel gibi çirkin olsaydım hep” Güzelliği ile Troia’nın savaşa girip yıkılmasına neden olan Helen oyunun en dramatik sahnelerinden birinde böyle söylüyormuş!

Antikçağ tragedya yazarı Euripides “Traialı Kadın” oyununda, Helen’in güzelliğinden çektiği acıyı böle anlatmış.

  Ona göre boyası silinmiş bir heykel,eski Yunan ve Roma’da kimsenin dönüp bakmayacağı ve beğenmeyeceği bir imge, yalnızlığın kendisi anlamına geliyormuş! Oysa bazı arkeologlar,bu heykellerin renksiz olduğunu düşünerek haksızlık yapıyorlardı! Rönesans bu mermersellik ve renksizlik üzerine kurulmuş.

  İnsanlığın ve Avrupa’nın antik heykellerinin renkli olduğunu anlaması için 19. yüzyılın başlarını beklemesi gerekecekmiş!

 

  Tanrım, yaşlı dünyamızın muazzam dönüşü ve yer değiştirişi içinde çok kısa bir zaman dilimine yayılan: insanlık, daha ne kadar bekleyecek? Renklerden, çeşitlemelerden ve değişmelerden gelişmelere gideceğini anlaması: 30. yüzyıla mı havale edilmiştir?

  Bazı kuşaklar reformları, aydınlanmaları kısmen yaşarken, diğer kuşaklar: karanlığı, renksizliği “ döngünün gereği olarak mı yaşıyor?”

Dünya gezegenine gelen,adapte edilen insanoğlu, gelişme sürecini ve anlaşılır renklerin keşfini 3–5 bin yıllık geçiş ve çöküş sürelerinin sonuna mı saklar?

  Masum,yani günahsız bir toplum var mıdır? Tarihçiler tam yetki ile donatılıp özgür bırakılsa ve tarafsız olmayı ilahi bir istek ile kabullenseler: Hangi Millet kimliği içine sığınıp renksiz bir asillik içinde kalmayı tercih ederler?

Sanmıyorum ki, renksizliği kabul eğleyip,bir milletin tutuşmuş alevine sarılıp: diğer milletleri yaksınlar!

 

  İnsanoğlu sonsuz bir hayal ile şekillendirip biçimlendirdiği “sanat eserleri” yüzlerce, binlerce yıl önce, sanatın rengi, şekli, sesi olurken: bugün büründüğümüz maskelerimiz ile birlikte “beyazlığın” sessiz ve günahsız olma asilliğine sığınıyoruz!

 

  Milyar Dolarlık silah bütçelerinin % 10’nu bile ayırsak, Dünya Açlık sorununu çözebileceğimizi biliyor musunuz? Ne garip ve ne hazin değil mi? Bunca rengin içinde, renk diye sarıldığımız beyazlığın altında olan kırmızıyı görememek! Görüp söyleyememek!

 

  Giymiş olduğumuz beyaz maskelerimiz,Antikçağın beyaz mermerleri gibi renksiz bir dönemin varlığı olma hakkına sahip olmuşlar.

 

Maskelerimiz ve masumluğumuz ve beyaz mermerlere benzeyen duruşumuz: geleceğimizi kurtara bilecek mi?

Hoş! Bugünü kabullenmeyip red eden biz :
Geleceğe rest çekmekten de geri kalmayız sanırım! 

  Gelecek mi ? O da ne?

                                                                                     BARIS

11 Haziran 2008

 

 

 

 

 

 

 

 

 

16/6/2008

DİSİPLİN

                              

Kamera; Barıs 25 Mayıs 2008

                                             PİERRE LOTİ ve HALİÇ

              Pier ve Aziyade'nin öyküsünü daha iyi anlamak ve

       hissedip,kendi öykünüzün şiirini yazmak istiyorsanız:

        BURAYA geliniz.

Kamera; Barıs  25 Mayıs 2008   Pierre Loti

                   Teleferik ile tam tamına 2 dakikada çıkıyorsunuz.

              Kahve ve çay veya dondurma keyfinin içinde salınıverin:

              ister bugüne,ister düne,isterse yarına...

 

Kamera; Barıs     Pierre Loti

                          Aşkın öyküsünün taptazeliğini hissederken;

               geçmişte yaşamış:sesleri,renkleri şiirsel bir tat

     &n